Yunanistan

DSC_0423-680x453

Burnumuzun dibinde olmasına rağmen 3-5 yıl öncesine kadar Türk turistlerin pek rağbet etmediği ancak son yıllarda ciddi anlamda Türk turistleri ağırlayan Yunanistan’ı iki kez ziyaret etme fırsatım oldu.

Rodos…

2008 yılının Ağustos ayında yaptığımız Fethiye tatilini Rodos ziyareti ile süslemek üzere Marmaris’ten bindiğimiz feribotla 1 saatlik yolculuktan sonra Rodos’a geçiyoruz ve iki gün de olsa bu güzel adanın tadına varıyoruz.

Oniki adanın en büyüğü olan Rodos tipik bir Yunan adası, bizim Bodrum veya Çeşme’ye çok benziyor. Yıllarca Osmanlı himayesinde kalmış olmasından ötürü yaşam tarzı, kültürü, yemekleri vs neredeyse bizimle aynı. Rodos 1912’de Trablusgarp savaşında İtalya tarafından işgal edilmiş ve 1948 de diğer 11 ada ile birlikte Yunanistan’a katılmış ama 1923’teki mübadele sırasında Italya topraklarında olduğu için mübadeleden kurtulmuş ve bundan dolayı adada hala küçük bir Türk azınlığı yaşıyor.

Adanın girişindeki Mandraki Limanı’nda bulunan geyik heykelinin yerinde dünyanın yedi harikasından biri olarak kabul edilen meşhur Rodos heykeli bulunuyormuş. M.Ö. 304’teki başarısız Rodos kuşatmasında ele geçirilen tunç silah ve gereçlerin eritilmesiyle M.Ö. 280 yılında liman girişine inşa edilmiş olan Rodos heykeli yıllarca gemicilere yol göstermiş ancak M.Ö. 225 yılında bir depremde yıkılmış ve neredeyse 1000 yıl kadar yan yatmış şekilde kalmış, 654 yılında Araplar Rodos’u istila edince heykeli Suriyeli  bir Yahudi’ye satmışlar ve onun yerine temsilen bir geyik heykeli dikilmiş. Ama biz yine de otelimizin önündeki Rodos heykeli ile fotoğraf çektirmeyi ihmal etmiyoruz.

Adada ulaşım için motorsiklet veya kendinize güveniyorsanız bisiklet tercih edilebilir, ikisini de kiralamak mümkün, hatta eşek bile kiralayabiliyorsunuz. Rodos’ta mutlaka Yunan mezeleri ve deniz ürünleri denemeli. Konaklamak için yüzlerce küçük sevimli pansiyonlardan birini seçebilirsiniz. Rodos’u ziyaret etmek için bahar aylarını tercih etmek lazım. Kavurucu sıcağın olmadığı, daha sakin bir adada tesislerin, denizin, kültürün, mutfağın ve gece hayatının tadına doyum olmaz.

Selanik…

İkinci Yunanistan ziyaretimde bir haftasonu için Selanik ve Kavala’ya gidiyoruz. Makedonya’da geçirdiğimiz iki günden sonra bir Cuma akşamı Selanik’e varıyoruz. Şehir merkezindeki Virgenia Otel’e yerleşiyoruz ve taverna gecesi için hazırlıklarımıza başlıyoruz. Şehir merkezinde güzel bir taverna gecesi yaşamak ve kaliteli Yunan mezelerini tatmak istiyorsanız Full tou Meze tavsiye edebileceğim en güzel yerlerden biri. Menümüzde ahtapot ızgara, tzatziki, közlenmiş patlıcan salatası, ızgara kayın mantarı, kalamar, kızarmış peynirler, Garden of Eden denilen nar ekşili muhteşem bir salata ve uzo var. Hepsi birbirinden lezzetli…

Ertesi gün erkenden kahvaltı edip şehri gezmeye başlıyoruz. Selanik bir Avrupa şehrinden çok uzak, şehrin nüfusu sadece 850.000 ama her yer pislik içinde, Yunanistan ekonomik krizin etkisinde olmasına rağmen insanlar tembel, akşam olmadan dükkanlar kapanıyor, herkes gece 22.00’dan sonra insanlar sokaklarda sabahlara kadar tavernalarda eğleniyor, sanırım pek akıllanmamışlar. Bunun yanında Osmanlı’dan kalan birçok eseri yok etmişler, Evliya Çelebi Selanik’e geldiğinde şehirde 59 tane cami varmış ama şimdi sadece Hamzabey Camisi kalmış, onu da rezalet bir hale getirmişler, hemen dibinde başlayan metro kazısı nedeniyle yıkılmak üzere ve kullanılamaz durumda.

İlk olarak Atatürk’ün evine gitmek istiyoruz ancak saat 10.00’da açılacağı söylenince önce Aya Dimitri Kilise’sini, daha sonra ise sahilde bulunan ve Osmanlı döneminde inşa edilen beyaz kuleyi ziyaret ediyor, kulenin hemen önünden başlayan yürüyüş yolunda biraz vakit geçiriyoruz.

Atatürk’ün doğduğu ev saat 10.00’da açılınca ilk gezenler biz oluyoruz ancak ev renovasyon halinde olduğu için evin içindeki eşyaların İstanbul’dan gelmesini bekledikleri için evin içini göremiyoruz. Bahçesinde ve hemen dışında birkaç resim çektiriyoruz ve Kavala’ya doğru yola koyuluyoruz.

Kavala…

Kavala’nın çok enteresan bir hikayesi var. Yıllarca Osmanlı himayesinde kalmış ve o dönemde Balkanların en önemli merkezlerinden biriymiş, hatta Kavalalı Mehmet Ali Paşa’nın doğum yeriymiş. 1974’teki Kıbrıs çıkartmasında ölen Yunan’lı askerlerin çoğunluğu Kavala’dan olduğu için Kavala halkı Türk’lere karşı devamlı bir kin besliyor ve Türk’leri sevmiyorlar, ben de onları sevmedim zaten. Şehrin hemen çıkışında yolun kenarına, kuzeyi kanlar içinde kalmış bir Kıbrıs haritası ve yanında “Remember Cyprus” yazan büyükçe bir tabela yerleştirmişler ki gelen geçen herkes bize olan kinlerini görsün. Tezata bakın ki çok güzel bir sahil şeridinde olan bu şehrin tek geliri Türk turistler ancak şehrin merkezindeki iki büyük balık restoranı sanki “En ulaka garson kimde” yarışına girmişçesine bize servis yapmaktan kaçınıyorlar. Benim gibi bir sert kayaya çarptığının farkına varınca garson servis yapmaya razı oluyor ve midyeli pilav, ahtapot, vatoz balığı ve salatadan oluşan yemeğimizi yiyoruz, hesabımıza fazladan eklenen kalemleri çıkartmak için yaptığımız münakaşadan sonra doğru hesabı ödüyor ve hemen oradan uzaklaşmak istiyoruz.

Kavala’dan ayrıldıktan hemen sonra yolumuz üzerindeki “Kavala Kurabiyesi” üreten Anastasia isminde bir fabrikayı ziyaret ediyor, birkaç kutu hediyelik kurabiye alıyor ve hemen vatanımıza doğru yola çıkıyoruz. İki saat sonra Yunan hududundan kaşesiz olarak geçiyoruz ve o meşhur köprünün mavi-beyaz kısmından kırmızı-beyaz kısmına geçtiğimiz anda otobüsün içinde bir alkış kopuyor. Ülkemi ve İstanbul’umu ne kadar sevdiğimin bir kez daha farkına varıyorum, ne mutlu bana ki burada doğmuş ve büyümüşüm…

Gezilen YERLER

✓ Kavala
✓ Rodos
✓ Selanik

NOT

Burnumuzun dibinde olmasına rağmen 3-5 yıl öncesine kadar Türk turistlerin pek rağbet etmediği ancak son yıllarda ciddi anlamda Türk turistleri ağırlayan Yunanistan’ı iki kez ziyaret etme fırsatım oldu.

Yorum Bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir