Ukrayna

IMG_4661-680x510

Hani derler ya “Her Türk erkeğinin ölmeden önce mutlaka görmesi gereken yerlerin başında Ukrayna gelir” diye, işte bizler de söz dinleyen erkekler olarak gidelim ve görelim dedik. Şimdi burada anlatacaklarımın kimseye referans olmasını veya kötü bir olaya sebep olmasını  istemem, o yüzden kelimelerimi dikkatli seçeceğim :)

Londra’daki ilk ev ve seyahat arkadaşım Enis aslen kırım tatarı ve seyahatlerimizden birinde Kırım’ı da görmek istedi, yoksa valla başka bir amacımız yoktu, Kiev’e hiç gitmedik mesela, hep Kırım’da kaldık :)

Ukrayna’ya gidebilmek için önce konsolosluktan vize alıyorsunuz, bu işi sizin için yapan firmalar da var ama ya kendiniz gidip biraz eziyet çekip daha ucuza alıyorsunuz veya firmalara ücret ödüyorsunuz onlar size alıyorlar. Asıl sorun zaten Ukrayna’ya inince başlıyor. Simferopol havalimanına iner inmez insanlar sanki bedava birşey dağıtılıyormuşçasına pasaport kontrole doğru koşuyor. Ulan biz de gidelim acilen, vardır bir hikmeti deyip hızlanıyoruz. Hakikaten koca bir uçak boşalıyor ama sadece iki tane pasaport polisi var ve hangimiz daha yavaşız diye yarışıyorlar. Bu arada bir form doldurmanız gerekiyormuş, onu da sıradaki bir çocuktan öğreniyoruz, sırayı kaptırmadan hemen dolduruyoruz. Sıra bana geliyor ve hayatımda gördüğüm en suratsız Elena ile tanışıyorum, bir gülümsese dünya güzeli ama bu ülkede polisler böyle işte. İngilizce tabii ki bilmiyor, yarım yamalak Türkçesi ile “Neden geldin?” diye soruyor. “Tatile geldim, kültürünüzü, yemeklerinizi, tarihinizi, Osmanlı’dan kalanları  görmek istiyorum” diyeceğim anlamayacak belli, ağzımdan sadece “turist” kelimesi çıkıyor ve insafa geliyor, daha fazla soru sormadan, rüşvet istemeden damgayı basıyor Elena.

Havalimanı çıkışında hemen yanınızda bir tatar beliriyor, Türk uçağı indi ya, akbabalar gibi taksilerine müşteri arıyorlar, sakın taviz vermeyin, ne istiyorlarsa %30 altına pazarlık yapın… Neyse otelimize gidip yerleşiyor ve gece olmadan hemen dışarı çıkıp birşeyler yemek istiyoruz. Simferopol’un merkezinde Pushkin Caddesi diye bir cadde var, trafiğe kapalı bir cadde, bizim İstiklal Caddesi’nin 200m lik bir minyatürü gibi. Süslenip püslenip bir hevesle “hadi şu femen kızlarını bulalım” diye Simferopol gecelerine akıyoruz ama gerek kalmıyor, bize her yer femen :)  Yaz gecelerindeyiz ve caddede yürürken kulağıma gelen tek ses “tık tık tıkırık tık tıkırık” diye topuk sesleri ve gözüme çarpan ise uzun ince bacaklar, bir o kadar kısa etekler ve ortalıkta hiç erkek olmayışı. Sanki ülkede on yıl önce büyük bir savaş çıkmış ve bütün erkekleri katletmişler gibi bir durum var. Burası böyle bir ülke işte, ülkenin neredeyse %70’i kadın ve geriye kalan %30 erkeğin elle tutulan birkaç tanesini elde edebilmek için kadınlar inanılmaz derecede yarış halindeler, hepsi çok güzeller, çok çekici giyiniyorlar, son derece fit ve bakımlılar. Kalan erkekler de bir o kadar çirkin, göbekli, pislik içinde, ayyaş ve bakımsız bir şekilde ortalıkta geziniyorlar. Her yer hatun dolu ya herifler bıkmış artık, ne memleket ama :)

Neyse efendim, gelelim Kırım’ın gezilecek yerlerine ve benim izlenimlerime. Öncelikle belirteyim ki Kırım’ın İstanbul ayarında bir modernliğe gelmesi için en az elli yıl geçmesi lazım. Hala eski Sovyet rejiminin etkileri mevcut, insanlar sefalet içerisinde, hayat çok ucuz ama fakirler para kazanamıyor. Vokta sudan ucuz, gerçekten sudan daha ucuza votka var, deniz suyuyla mı yapılıyor anlayamadım. Toplu taşıma yok gibi, evler hala komunist rejimdeki gibi inanılmaz küçük ve bakımsız, belediye hizmetleri yok, işsizlik had safhada, seyyar ve kaçak satıcılar her yerde, alt geçitler dilencilerle dolu. İlginç bir detay ama bütün alt geçitler çiçekçilerle dolu ve daha çok kadınlar çiçek alıyor.

Simferopol…

Pushkin Caddesi’ndeki hiç bir dükkanın veya restoranın tabelasını okuyamayıp, içeride ne olup bittiğini anlamayınca tek anladığımız yer olan Kofein isimli kafeye giriyoruz. Bizim Midpoint tarzı bir kafe ve çok güzel yemekleri ve kokteylleri var. Çok güzel kızlar servis yapıyor ve işin güzel tarafı, hepsi İngilizce biliyor. Hani İstanbul’da güzel bir kız restoranda bir masaya oturup yemek yemeye çalışırken gelen, geçen, karşı masada oturan, servis yapan tüm erkekler asılmaya çalışır ve öküz gibi bakarlar ya, işte bu duyguyu yaşayabiliyorsunuz. Koyunun olmadığı yerde Brad Pitt muamelesi görüyoruz, ne zevkli bir şeymiş, saatlerce oturasım geliyor kafede. Gelen giden garsonlar, tanışmak isteyen ama ingilizce bilmeyen müşteriler, dışarıda yoldan geçen ve kesen çıtırlar vs bir süre sonra sıkmaya başlıyor, sonunda “bi gidin lan, rahat rahat yemek yiyelim” de diyebildim ya artık ölsem de gam yemem :)

Simferopol’deki Pushkin Caddesi’nin bir tarafı Kirova Caddesine bağlanıyor ki buradaki Lenin Meydanı görülmeye değer, diğer tarafı ise adını şimdi hatırlayamadığım bir AVM tarafına doğru gidiyor. İşte bir gece bu yolun sonunda, solda bahçe içerisinde kalan lüks görünümlü bir restorana gidelim dedik. Garson çocuk tabii ki Rusça konuşuyor, Enis bin bir güçlükle anlatıyor, tavuk taklidi yapıyor, kardeşim bize tavuk yemeği ver diyor. Salak çocuk “haaaa  haroşoo” diyor, anladı diyoruz seviniyoruz ama yarım saat sonra önümüze iki koca parça domuz bifteği geliyor. Bu ülkenin erkekleri hakikaten gerizekalı, şimdi anlıyorum neden bütün yeni evli kadınlar hamile kalınca “Allahım noolur kızım olsun” diye yalvarıyor burada.

Gelelim asıl sebeb-i ziyaretimize. Bizim oğlan Enis’in Simferopol’de yaşayan ama Türkiye’de ünversite okumuş Elzara isimli bir yavuklusu var, evlilik kararı alınıyor ve düğün orada olacak. Eee damadın en iyi arkadaşı da şahit olarak düğünde bulunmak zorunda. Hazırlıklar doludizgin, biz sadece düğünden 3 gün önce gidiyoruz, hazıra konacağız yani. Benim görevlerim ise kız evinden kızı almak, düğünde şahitlik yapmak ve piste çıkıp oynamak. Ben 5 gün önceden gidip önce Simferopol’ü geziyorum, sonra Elzara’nın köyüne gidiyoruz ve onların evine yerleşiyoruz. Akşam bana kız evinden nasıl kız alınır, düğünde nasıl oynanır eğitimleri veriliyor. Gece yatıyoruz ama sabah 5 gibi uykum kaçıyor uyanıyorum ve köyü gezmeye karar veriyorum. Evden çıkıp yürümeye başlıyorum, birkaç kilometre yürüdükten sonra eve dönüş yolunda karşıdan bir hindi sürüsü geliyor, başlarında da bir genç var. Hindiler yaklaştıkça benim gözüm hindileri gezdiren gence takılıyor, sabahın köründe, o saçı başı dağınık doğal hali ve eski elbiselerine rağmen hayal bile edemeyeceğim güzellikte sarışın bir genç kız hindileri gezdirmeye çıkarmış. Hello diyeceğim ama biliyorum anlamayacak, dilim tutuluyor, hani bir iki hindi sevsem yakınlaşsak diyorum ama köpek mi lan bu sevip okşayasın, kaçıyor hayvanlar işte. Sonunda hello laşıyoruz karşılıklı ve eve geri dönüyorum. Meğerse köyde her sabah köyün bir genci tüm köyün hindilerini gezdirmeye çıkartıyormuş. Yanlış ülkede mi doğmuşum ne, hindi olasım geldi :)

Ve gün gelip çatıyor, takım elbiseler, smokinler, gelinlikler giyiliyor, makyajlar yapılıyor, düğün salonu hazır ama kızın evden alınması lazım. “ Hadi diyorlar, git getir kızı!” Cebimde dolar, TL, Ukrayna parası ne kadar para varsa bir gece önce uyuduğum evin kapısına dayanıyorum. Elzara’nın arkadaşları süslenmiş püslenmiş biblo bebekler gibi kapıya dizilmişler, açmıyorlar kapıyı. Niye geldiğimi, evde kimsenin olmadığını söylüyorlar, Elzara hakkında sorular soruluyor bakalım iyi tanıyor muymuşum, her biri ayrı ayrı sorular soruyor bilemediğim her soru için para saçıyorum. Kaç yıllık satışçıyım ama böyle pazarlık görmedim. Çatır çatır pazarlık yapıyoruz, cebimdeki paralar bitmek üzere, sonunda kapı açılıyor ama bu sefer de Elzara’nın en iyi arkadaşı Ievgeniia çıkıyor ikinci kapıdan. Kızmaya başlıyorum, bu ne lan! Cebimde dolar, TL ne var ne yok verip alıyorum kızı sonunda ve babam yaşında antika bir Rus gelin arabası ile salona doğru yola çıkıyoruz.

Bir salon hazırlanmış ki sanki iftar sofrası anasını satayım. Masalarda yemekler, mezeler, salatalar, tatlılar, içkiler, bir kuş sütü eksik. Ben tabii hemen gelin damat masasındaki yerimi alıyorum ama birazdan başıma geleceklerden haberim yok tabii. Kırım geleneklerine göre takı merasimi yok, önce gelin damat dans ediyor, sonra gelin ve damadın en iyi arkadaşları veya kardeşleri piste çıkıp insanları dansa davet ediyorlar. Her dans etmek isteyen misafir önce sıraya giriyor, iki eline kağıt paralar alıp, ortadakilerle dans ediyor ve bir iki dakikalık dans sonunda paraları bırakıp pistten çıkıyor. Bu şekilde gelin ve damada para toplanıyor. Tabii düğünün en yakışıklı ve bekar genci olarak bütün kızların ellerinde ne para varsa topluyorum gece boyunca J Gecenin sonunda gelin damat evlerine gidiyor, bizler de enkaz halinde uykuya dalıyoruz, ertesi gün Kırım turuna devam…

Bahçesaray…

Kırım’ın güneyinde bulunan, Kırım Hanlığı’nın başkenti olan Bahçesaray’ı ve Kırım Hanı Giray Han’a ait olan Hansarayı görmek için şehri ziyaret ediyoruz. Hürmet görelim diye insanlara ismimi Giray diye tanıtalım diyorum ama sonradan öğreniyoruz ki Osmanlı-Rus savaşı sırasında 1681 yılında imzalanan Bahçesaray Antlaşması yüzünden Dinyeper nehrinin batısı Osmanlı’da kalıyor, doğusu ise Rusya’ya veriliyor, yani Kırım da Rusya’ya veriliyor, o yüzden Giray Han pek sevilmiyormuş… Köyde Hansaray haricinde hiçbirşey yok, bize köydeki çiğbörek ve şaşlık ( bizim şiş kebap) yapan yerler olduğu söylenmişti, o yüzden yol üzerinde bir yerde yemek molası verdik ama kesinlikle tavsiye etmem, bizim mutfağımız bambaşka…

Sevastopol…

Kırım’ın güneyinde bulunan liman kenti ve bence en güzel sahil kasabalarından birisi Sevastopol. Çoğunlukla Rus ve Ukraynalıların oluşturduğu ve tatar nüfusun çok az olduğu Sevastopol’ün sahilinde güzel restoranlar var. Aynı sahildeki parkta bulunan Sevastopol Müzesi ve Opera binası görmeye değer. Parkın altından sahile inip oradan tekneler ile Sevastopol’ün plajlarını görebilir, Kırım’ın diğer şirin kasabası ve eski Rus nükleer denizaltı üssünün bulunduğu Balaklava’yı ziyaret edebilir veya iskelenin yanındaki hediyelik eşya dükkanlarını gezebilirsiniz.

Odessa…

Ukrayna’nın en büyük üçüncü şehri Odessa. Daha önce ismi Hacıbey ‘miş ama Ruslar 1794’te Odessa diye değiştirmişler. Şehirde daha çok Tatar Türkleri yaşıyor ve şehirde hala Türk’lerden ve Osmanlı’dan kalan birçok tarihi eser bulunuyor. İsmini hatırlamıyorum ama Mc.Donalds’ın olduğu geniş caddedeki restoranlar çok güzeldi. Bir de sahilden aşağıya demiryoluna inerken merdivenlerde eski Rus askerlerine ait eşyaları satan yaşlı insanlar var, onlardan birinden bir asker sapkası ve üzerinde birçok tarihi askeri rozet almıştım, mutlaka görmeye değer bir yer orası.

Gezilen YERLER

✓ Bahçesaray
✓ Odessa
✓ Sevastopol
✓ Simferopol

NOT

Londra’daki ilk ev ve seyahat arkadaşım Enis aslen kırım tatarı ve seyahatlerimizden birinde Kırım’ı da görmek istedi, yoksa valla başka bir amacımız yoktu, Kiev’e hiç gitmedik mesela, hep Kırım’da kaldık

Yorum Bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir