Libya

IMG_4815-680x510

2010 yılının sonlarındayız, Libya tam bir şantiye olmuş, yüzlerce Türk müteahhit firması, onbinlerce Türk işçisi ile Libya’yı yeniden yaratıyor, inanılmaz bir pazar var ve Libya pazarının sorumlusu olarak Libya seyahatlerime başlıyorum. Kaç kez gittim bilmiyorum ama her gidişimde farklı insanlar, farklı kültürler ile karşılaşıyor, farklı deneyimler yaşıyorum. Kaddafi’nin yönetiminde geleneklerin çok zorlayıcı olduğu ve müslümanlığın en katı yaşandığı bir ülke Libya. Bu sıralar Tunus’ta ayaklanmalar başlamış ve her gidişimde insanlar aynı ayaklanmanın Libya’da da olup olamayacağını, Kaddafi’nin çok güçlü ve zengin olduğunu ve her türlü ayaklanmayı bastırabilceğini, Kaddafi’ye birşey olmayacağını tartışıyor.

1969 yılında Libya ordusunun genç subaylarından olan Muammer Kaddafi bir grup subay arkadaşıyla birlikte zamanın lideri Kral İdris’e karşı bir ayaklanma yapıyor ve monarşiyi sona erdiriyor. Kendi deyimleri ile Libya Arap Cemahiriyesini kuruyor. Sosyalizm ve İslam karışımı bir politika izleyerek ülkesini kalkındırmaya çalıştığını söylüyor ancak bu durum 1988 yılındaki meşhur Lockerbie faciasına kadar sürüyor. Londra-NewYork seferini yapan PanAm uçağı havada infilak ederek İskoçya’nın Lockerbie kasabasına düşüyor ve 259’u yolcu, 11’i kasabada yaşayanlar olmak üzere 270 kişi ölüyor ve uçağı Libya’nın düşürdüğü öne sürülüyor. O tarihten sonra Amerika’nın ve uluslararası toplumun Libya’ya ambargosu başlıyor. Libya iki şüpheliyi İskoçya’ya iade ediyor ve ölenler için tazminat ödüyor ancak  şüphelilerden biri beraat ediyor, diğeri ise kanser olduğu ve üç aylık ömrü kaldığı gerekçesi ile serbest bırakılıyor. Ölenlerin çoğu Amerika’lı olduğu için bu serbest bırakma kararına Amerika çok sert tepki veriyor. Her ne kadar Birleşik Krallık Başbakanı Gordon Brown, serbest bırakılma kararının İskoç Mahkemelerinin kararı olduğunu söylese de ileride ortaya çıkan Wikileaks belgelerinde Birleşik Krallık hükümetinin Libya ile olan ekonomik ilişkilerinin devamlılığını sağlayabilmek için Kaddafi’ye boyun eğdiği ortaya çıkıyor, yani Kaddafi’nin, daha doğrusu petrol ve paranın ne kadar etkili bir güce sahip olduğu ortaya çıkıyor.

Neredeyse tüm Türk inşaat şirketleri onbinlerce işçisi ile Libya’yı yeniden kurmaya başladığı için Libya Türk vatandaşlarına vize uygulamıyor ve yaklaşık 3 saatlik bir uçuştan sonra rahat bir şekilde Tripoli Havalimanı’ndan geçiyorum. Libya dünyadaki en kaliteli petrol rezervlerine sahip ve gerçekten benzin sudan ucuz, here yere taksi ile gidebiliyorsunuz ama tabii ki pazarlık şart. İlk gördüğüm taksi ile yine Türk firmalar tarafından yapılmış ve işletilen, o zamanın en iyi otellerinden birisi olan Radisson Blu oteline yerleşiyorum.

Tripoli (bizim deyimimizle Trablus) Libya’nın başkenti ve deniz kenarında bulunuyor ancak Akdeniz kıyısında bulunan diğer başkentlere nazaran sefalet içinde olduğunu hemen görebiliyorsunuz. Havalimanı çok kötü, hemen yan tarafta bizim müteahhitlerimiz tarafından yeni bir havalimanı yapılıyor ama bu zihniyetle o havalimanının da çok iyi işletilebileceğini düşünmüyorum.

Martyrs Square (Şehitler Meydanı)…

Tripoli’de gezilecek yerler arasında sayabileceğim birkaç yer var ki bunların başında her siyasi olayın, devrimin, kutlamaların ve protestoların merkezi olan Martyrs Square (Şehitler Meydanı) ama Kaddafi devrimden sonra ismini Yeşil Devrimine ithafen Green Square olarak değiştirmiş, halk arasında hala sessiz sessiz Martyrs Square olarak konuşuluyor. Meydanın ortasında ise yaklaşık 5000 yıllık tarihi ile ünlü kırmızı kale var.

Medina (Eski şehir)…

Şehitler Meydanı’nın hemen yanında girişi bulunana Medina bölgesi Tripoli’nin eski şehri olarak biliniyor. Camiler ve restoranların yanında, antik eşyalar, mücevherler, yerel eşyalar satan onlarca ufak dükkanın bulunduğu Medina bölgesi görülmeye değer. Medina bölgesinde bulunan ve Osmanlı döneminde Karamanlı Ahmed Paşa tarafından yaptırılan Karamanlı Camii de Tripoli’de bulunan en eski ve en güzel ibadethanelerden biri olarak biliniyor.

Amiral Turgut Reis Türbesi…

Tripoli’de gezilecek bir diğer yer ise ünlü Türk denizcizi Amiral Turgut Reis’in Tripoli’de bulunan türbesi. 2005 yılına kaddar harabe halinde bulunan mezar ve türbe, Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın girişimleri ve iki Türk müteahhitinin katkıları ile restore edilmiş ve türbe haline getirilmiş.

Libya Türkiye’nin 2 katı yüzölçümüne, ama Türkiye’nin onda biri nüfusa sahip. 6 milyonluk nüfusun üçte biri ise Tripoli’de yaşıyor, yani ülkenin neredeyse tamamı ıssız çöllerle kaplı. Başkentte bir yanda lüks oteller, gökdelenler inşa edilirken, hemen arka sokaklarında yaşayan halkın sefaleti içimizi parçalıyor.

Bütün türk şantiyelerini geziyorum, herkes kendisine göre bir hayat kurmuş, çoğunlukla şantiye içerisinde güvende kalanlar var ama bazıları şehirdeki lüks evleri kiralamışlar. Halkın neredeyse tamamı arapça konuşuyor ve ingilizce bilen yok denecek kadar az. İngilizce bilenlerle konuşmaya ve biraz bilgi almaya çalışıyorum ama içlerinde öyle bir korku var ki kimse diktatör Kaddafi’den, yönetimden, siyasetten konuşmaya cesaret edemiyor. Ülke aşiretlerden oluşmuş ve her aşiret reisi Kaddafi’nin adamı. Sadece Bingazi’deki aşiret Kaddafi’nin 1969 yılında iktidara gelmesi döneminde rakibi olduğu için 40 yıldır Bingazi’ye çivi bile çaktırmamış Kaddafi. Şehrin her yerinde, işyerlerinde, caddelerdeki binalarda Kaddafi’nin boy boy gülücük dağıtan posterleri var, hatta iki tane devasa binanın birine Berlusconi, diğerine ise Tayyip Erdoğan ile sarmaş dolaş posterini koyarak bu iki ülkeye minnettarlıklarını dile getiriyorlar ama Kaddafi multimilyarlık servetini bir türlü halkı ile paylaşmayı kabul etmemiş, ülkenin her yerinde sefalet hakim. Büyükelçi ile yaptığım toplantıda, Türk şantiyelerinin müdürleri ile yaptığım görüşmelerde herkes Kaddafi’nin gücünden, Amerika ile olan ilişkileri, İtalya, Fransa ve Türkiye ile olan dostluklarından bahsediyor ancak o sıralarda Tunus’ta başlayan Arap Devrimi de halkı ufak ufak kışkırtıyor. İlk gittiğim sefer Tripoli’deki bir toplu konut inşaatını halkın işgal ettiğini ve Kaddafi’nin de o evleri işgal edenlere dağıtarak isyanı bastırdığını öğreniyorum.

Son gidişimizde ise Libya’nın elektrik idaresi GECOL’un davetlisi olarak gidiyoruz ve onlara teknik bir sunum yapıyoruz. Tarih 9 Şubat 2011 ve Tripoli’nin merkezindeki GECOL binasındayız. Yaklaşık 30 kişilik üst düzey yönetici kadrosuna teknik bir sunum yapıyoruz, çok memnun kalıyorlar ve Tripoli’de birkaç gün daha kalmamızı ve bizi Bingazi ve Sebha’ya götürmek istediklerini ve oradaki idarelere de sunum yapmamızı istediklerini bildiriyorlar. İşte o gün hayatımızın belki de en önemli kararını veriyor ve bir sonraki hafta tekrar gelme sözü vererek Türkiye’ye dönüyoruz. Nasıl olsa haftaya tekrar geleceğiz diyerek cebimizdeki dinarları bile bozdurmuyoruz. Tam iki gün sonra 11 Şubat 2011’de Libya’da aylarca sürecek olan savaş çıkıyor, kan gövdeyi götürüyor ve savaşın başlangıç noktası tam bizi götürecekleri Bingazi şehri. Cebimizde kalan dinarlar da üzerlerinde Kaddafi’nin resmi olduğu için savaş sonrası hepsi birer kağıt parçasına dönüşüyor. Libya’ya her gidişimde farklı şeyler ile karşılaşıyorum ama her dönüşümde İstanbul’umu ne kadar sevdiğimi bir kez daha anlıyorum, hele ki bu son dönüş yolculuğu hiçbir zaman aklımdan çıkmayacak.

Gezilen YERLER

✓ Amiral Turgut Reis Türbesi
✓ Eski Şehir
✓ Martyrs Square
✓ Medina
✓ Şehitler Meydanı
✓ Trablus
✓ Tripoli

NOT

Tripoli (bizim deyimimizle Trablus) Libya’nın başkenti ve deniz kenarında bulunuyor ancak Akdeniz kıyısında bulunan diğer başkentlere nazaran sefalet içinde olduğunu hemen görebiliyorsunuz. Havalimanı çok kötü, hemen yan tarafta bizim müteahhitlerimiz tarafından yeni bir havalimanı yapılıyor ama bu zihniyetle o havalimanının da çok iyi işletilebileceğini düşünmüyorum.

Yorum Bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir