İngiltere

CNV00003-680x390

1997 yılının Mayıs-Haziran aylarına dayanıyor benim İngiltere maceramın hikayesi. Üniversite bitmek üzere ve son sene seçtiğim bitirme projemde şimdiki Ayhan Şahenk Spor Salonu’nun aydınlatma hesabını yeniden yaparken, Philips’in Calculux programını kullanıyorum. Projenin sonuna doğru Philips benimle iş görüşmesi yapmak istiyor. Birkaç kişi ile görüştükten sonra tam işe kabul edilecekken, Hollanda’lı müdürün aynı gün Türkiye’ye geleceği tutuyor ve o da benimle görüşmek istiyor. O yıllarda benim ingilizcem Fatih Terim’in İngilizcesinden beter ve saçma sapan bir görüşmeden sonra adam hayır diyor, “bu adamı işe alamazsınız”. İşte o ismini şimdi hatırlayamadığım mubarek adam benim hayatımı değiştiriyor, o gün hayatımdaki en radikal kararlardan birini alıp, İTÜ’deki master imkanını reddedip, bir an önce Londra’ya gidip bu lanet olası dili adam akıllı öğrenmeye karar veriyorum ve Gültepe’deki Philips merkez ofisinden çıkıp Mecidiyeköy’deki evimize gitmek yerine doğru Halıcıoğlu askerlik şubesine gidiyorum ve hemen erken sevk dilekçesi veriyorum. Önce askerlik bitecek ama yedek subay olup maaş alacağım ve Londra için para biriktireceğim, belki bu sırada fizik matematik dersleri verip biraz daha para biriktiririm, kendi başıma ayakta durabileceğimi görmem lazım diyorum. İşte aynen düşündüğüm gibi oluyor. Sınav sonucu deniz yedek subay olarak İzmit Karamürsel’e gidiyorum. Burada geçen 16 aylık asteğmenlikte biriktirdiğim maaşım ve verdiğim derslerde biriktirdiğim para ile tüm vize, okul, ev organizasyonunu yapıp 2 Mayıs 1999 Pazar günü için Londra’ya uçak biletimi alıyorum.

Sabahın köründe Atatürk Havalimanı’ndaki hüzünlü vedalaşmadan sonra ilk kez pasaport kontrolden geçiyor ve hayatımdaki ilk uçak seyahatime başlıyorum. Uçağın neredeyse yarısı boş, bana koridor kenarında bir koltuk düşüyor ve yanıma da 55-60 yaşlarında bir amca oturuyor. Yapılan tüm anonsları pür dikkat dinliyorum, ulan ya düşersek diye bir korku var içimde. Kemerler bağlanıyor,  hareket ediyoruz ve o ilk havalandığımız anda karnımda korku dolu bir ağrı hissediyorum, hadi hayırlısı. Yanımdaki amca benim Türk olup olmadığımı anlamaya çalışıyor ama bir türlü konuşmaya cesaret edemiyor, ben bir taraftan onu kesiyorum, bir taraftan da “lan harbiden havadayız” diye stres yapıyorum. Birkaç dakika sonra hosteslerden birinin “Gazete ister misiniz” sorusuna “Hayır, teşekkür ederim” diye cevap verince amcadan beklenen soru geliyor. “Dil okuluna mı gidiyorsun?”. Yaklaşık bir saatlik sohbetten sonra dayanamayıp, tuvalete doğru gidiyorum ve hostese arkadaki boş koltuklardan birine geçebilir miyim diye soruyorum. Uçağın arka tarafında bulunan koltuklar sigara içilen koltuklarmış ama olsun dumana bile dayanılır diyip yerleşiyorum boş koltuklardan birine. Sanıyorum hayatımdaki ilk ve son sigara içilebilen uçuştu bu.

Daha havada iken hemen saatimi iki saat geri alıyorum ve yaklaşık 3,5 saatlik yolculuktan sonra Heathrow Havalimanı’na iniyoruz. Aylardır hazırlık yapıyorum, pasaport kontrolde ne sorabilirler, ne diyeceğim diye ama hala elim ayağım titriyor. İstanbul’da iken havalimanında sorulabilecek tüm sorulara çalışmışım, onları tekrar ediyorum. Aman Hintlilere denk gelme demişlerdi hep, beyaz yüzlü pasaport polislerini kolluyorum ve sonunda şansım yaver gidiyor, şeker bir amcaya denk geliyorum. Dökümanların kontrolü ve birkaç sorudan sonra bana anlayamadığım birşeyler söylüyor, gülümsüyor, damgayı basıyor, pasaportumu uzatıyor ve bagajımı almaya gidiyorum. Çok iyi hatırlıyorum, tüm okul, vize, uçak vs masraflardan sonra uçaktan indiğimde cebimde 657 Pound para vardı, evet üç tane 2 pound, bir tane de 1 poundluk madeni para bile vardı cebimde, onları bile biriktirmişim.

Bagajımı alıp havalimanı çıkışına doğru ilerliyorum ve babamın 40 yıllık arkadaşı Özdemir amca ve eşi Kezban teyze beni karşılıyor, birilerine sığınabilmek, güvenebilmek ne büyük rahatlıkmış diyorum kendi kendime… Otoparka gidip Özdemir Amca’nın kahverengi Mercedes’i ile eve doğru yola çıkıyoruz. Düşünün, Pazar sabahın körü, Heathrow Havalimanı’ndan Forest Hill’e gidiyoruz, bomboş yol yaklaşık yirmi dakika kadar sürüyor, yol boyu benimle konuşmaya çalışıyorlar ama benim gözler hemen kaydetmeye başlıyor. Yolların güzelliği, tersten işleyen trafik, işaretler, tabelalar ve bölgelerin isimleri, evlerin ve bahçelerin dizaynı, şehirdeki modernlik aklımı başımdan alıyor. Vay anasını ya, ben burada mı yaşayacağım şimdi diyorum. Gözümün önüne “Köyden İndim Şehire” filmindeki dörtlünün İstanbul’daki binalara salak salak bakışları geliyor.

Cranston Road, Forrest Hill, SE23 teki eve ulaşıyoruz sonunda, posta kodları mükemmel bir şekilde işliyor bu ülkede. Öyle sokaklar ve isimleri zırt pırt değişmiyor. Bizi evin kızı Füsun ve küçük oğlu Erkan karşılıyor ve hemen kahvaltıya oturuyoruz. Özdemir amca ve Kezban teyze  yıllar önce Kıbrıs’tan göç edip Londra’ya yerleşmişler ve hala yarım Kıbrıs aksanı yarım ingilizce karışık bir dil konuşuluyor evde. Özdemir amca elektronik mühendisi ve Londra’nın Peckham bölgesinde özürlülerin çalıştığı, aynı zamanda bir rehabilitasyon merkezi olan ve küçük oyuncak trafolarının üretildiği bir fabrikanın başında görev alıyor, Kezban Teyze hemşire olarak çalışıyor. Füsun “İşlemem ben, evde müzik dinlerim” diyor kıprıs aksanıyla, Erkan ise tam bir video, film ve sinema manyağı. IMDB kadar iyi film bilgisi var, yüzlerce video kaseti, yüzlerce DVD, bilgisayarındaki film arşivleri saymakla bitmiyor. Erkan her türlü Türkçe kelimeyi anlıyor ama sadece İngilizce konuşuyor, böyle bir aile işte.

Kayıt yaptırdığım okulda dersler Çarşamba günü başlıyor, o yüzden önümde Pazar günü dahil tam üç boş gün var. Bu günlerde Londra’yı gezip biraz adapte olmayk istiyorum. Pazar günü kahvaltıdan sonra evdekilerle vakit geçiriyorum ve bir ara Erkan ile Forest Hill çevresini dolaşmaya çkıyoruz, ben Türkçe soruyorum, o İngilizce cevap veriyor, ya da tam tersi, anlaşmaya çalışıyoruz ama bu böyle olmayacak, mutlaka öğrenmem lazım bu dili. Önce askerdeyken aldığım Ericsson 388 cep telefonumun çalışıp çalışmadığını kontrol edip bana bir simcard alıyoruz. Özdemir Amca’nın ailesindeki herkesin de kullandığı T-Mobile diye bir firmanın “Pay as you go” kartlarından alıyoruz, konuştuğun kadar ödüyormuşsun bu kartla. İletişim sorununu çözdükten sonra bir de Bus Pass, yani buradaki bizim mavi kart gibi olan kartlardan alıyoruz. Londra’nın merkezindeki dört bölgede kullanabileceğim bir haftalık Bus Pass için 7 Pound ödüyorum, metroyu ve treni de kullanabileceğim Travelcard denen kartın bir haftalığı 15 Pound civarı, yuh yaaa ulaşım ne kadar pahalıymış burada diyorum.

Pazartesi sabahı kendimce bir plan yapıyorum, madem bu karta bu kadar para verdik, hakkını versin di mi ama diyorum kendi kendime. Sabah kalkacağım ve otobüs durağında önüme gelen ilk otobüse binip son durağa gideceğim, sonra oradan da aynı şekilde bir otobüse bineceğim ve son duraktan eve dönmeye çalışacağım, ancak böyle anlarım ben bu şehri. Bus Pass ile birlikte aldığım otobüs haritası elimde, sözlüğüm cebimde otobüs durağına gidiyorum. 185 numaralı iki katlı kırmızı bir otobüs yanaşıyor, Lewisham’dan Victoria Station’a diye yazıyor önünde. Hem hafta içi saat 10.00 civarı olduğu hem de Lewisham birkaç durak geride olduğu için otobüs bomboş. Şöför kabini sanki kurşun geçirmez bir camla kaplanmış, bırak bizdeki gibi şöföre dokunabilmeyi, konuşamazsın bile çünkü o camdaki beş on tane delikten sesini duyamaz ki adam, hayat mı lan bu, nasıl geçer koca bir gün konuşmadan? O zamanlar İstanbul’da iki katlı otobüsler sadece Ulusoy ve Varan’ın şehirlerarası Neoplan otobüslerinde var, yani bize lüks bir araç, hemen üst kata çıkıp en öne oturuyorum, bütün şehir ayaklarımın altından geçiyor artık, her görüntüyü zihnime kaydediyorum. Evler, bahçeler, yollar, dükkanlar, ingilizce tabelalar ve özellikler zenciler çok ilginç geliyor. Hayatımda ilk defa bu kadar zenciyi bir arada ve beyazlarla karışmış şekilde görüyorum. Otobüste devamlı olarak anonslar yapılıyor. O anda durulan ve bir sonraki durakların isimleri, kapılar açılıp kapanırken sanırım dikkat edilmesi gerektiği vs anons ediliyor ama ben kelimeleri ve telaffuzları anlamaya çalışıyorum, bir yandan da notlar alıyorum. Sonunda Victoria Station’a geliyoruz. Burası hem otobüs, hem metro, hem de trenlerin sonlandığı Londra’nın en büyük istasyon duraklarından birisiymiş, içi gez gez bitmiyor, alışveriş için dükkanlar, bilet ofisleri, turist yardım ofisleri, etrafta tren saat ve istasyonlarına bakan yüzlerce yolcuyu izliyorum şaşkınlıkla, nereye geldim lan ben diyorum kendi kendime.. Ama o kadar çok yönlendirme tabelası, broşür, işaret ve harita var ki bu şehirde kaybolmak için hakikaten salak olmak lazım sanırım. İstasyonun dışına çıkınca ilk gördüğüm 211 numaralı tek katlı Hammersmith otobüsüne biniyorum, o da beni başka bir istasyona götürüyor. Burada bütün son duraklar alışveriş merkezi gibi devasa yapıların içine ve etrafına yerleştirilmiş. Son durakta karnım acıkıyor ve Londra’daki en ucuz ve güvenli yemek menüsü olan ilk Big Mac Meal’i mi yiyorum, 3.19 Pound, İstanbul ile aynı fiyat sayılır ama buradaki satınalma gücü kimbilir bizim kaç katımız.

Ve sonunda eve dönüş vakti geliyor. McDonald’s masasındaki otobüs haritama bakıp yolu bulmaya çalışıyorum, en kötü ihtimalle aynı numaralı otobüslere biner dönerim diyorum ama hırs yaptım bir kere, sora sora bulacağım yolumu. İlk gördüğüm otobüs şöförüne yarım yamalak “I want to go Forest Hill…” diyorum. Adam beni anlıyor ama bir de ben onun anlattıklarını anlayabilsem. Adamın suratına boş boş bakınca yeniden yavaş yavaş anlatıyor. Yaklaşık iki saatlik dönüş yolculuğum boyunca 4-5 kişi ile yaptığım o kısacık sohbetler bana inanılmaz bir özgüven veriyor, yaşanır lan burada…

Çarşamba sabahı okulda ilk günüm. Sabah erkenden yine 185 numaralı otobüse biniyorum, çok sevdim ben bu otobüsü. South Kensington’da inip ilk okulum olan Language Link’e gidiyorum. Heryerde olduğu gibi burada da Türk’ler var tabii ki. İki hafta sadece okula gidip geliyorum ve akşamları evde kendi kendime ders çalışıp Erkan’la pratik yapıyorum ama o benimle dalga geçiyor. Bir yandan da Özdemir Amca’ları daha fazla rahatsız etmemek için yakınlarda bir yerde oda arıyorum. İki hafta sonunda Hintli bir adamın evinin çatı katındaki stüdyo odayı haftalık 50 Pounda kiralıyorum. Oda hakikaten çatı katında ve odanın sadece ortasında durusam dik durabiliyorum, diğer tarafları ters V şeklinde yere doğru geliyor. Odanın bir köşesinde yatağım, diğer köşesinde ise ocak, lavobo, tezgah ve mini bir buzdolabından oluşan minik bir mutfağı var ama tuvalet ve banyo binanın üçüncü katında ve diğer odalardaki insanlarla ortak kullanılıyor. Odanın elektriğini ufak bir elektronik anahtar sayesinde doldurup kredim bitince sokaktaki marketten yeniden alıyorum. İkinci günün sabahı duş almak için havlumu alıp alt kattaki banyoya gidiyorum ama sıcak su yok, sonradan farkediyorum ki sıcak su bile parayla bu memlekette. Banyodaki ısıtıcıya 20p atınca sıcak su geliyor, ama 20p ile ısıtıcının sadece on dakika çalıştırılabildiğini ancak onuncu dakikanın sonunda sabunlu bir şekilde kalınca anlıyorum. Acilen iş bulup daha iyi bir eve geçmem lazım derken Özdemir Amca bana çalıştığı yerde bir iş ayarlıyor. Fabrikada üretilen trafoları kontrol edecek bir eleman arıyorlar. Haftanın beş günü saati 3 Pounda sadece sabah 7-11 arası çalışıyorum, en azından kiramı çıkartıım bu parayla. Mesai biter bitmez hemen metroya binip 12.30 daki okula yetişmek için South Kensington’a gidiyorum.

Bir ay sonra ingilizcem biraz daha iyi hale geliyor ve Forest Hill tren istasyonunun yanındaki kebapçının önünden geçerken cesaretimi toplayıp içeri giriyorum ve iş aradığımı söylüyorum. Kebapçıyı Hülya ve Bayhan isminde Kıbrıs’lı bir karı koca işletiyor. Bana bir yardımcı aradıklarını ve çalışabileceğimi söylüyor Hülya abla ve önümüzdeki üç ay boyunca Perşembe, Cuma ve Cumartesi geceleri kebapçıda çalışıyorum. Burada da saatine üç pound alıyorum ve iki ayrı işte çalışınca haftalık kazancım yaklaşık 120 Pound ediyor, sadece kirayı çıkartmakla kalmıyorum, Travelcard ve yemek paralarımı da kazanıyorum artık.

Üçüncü ayın sonuna doğru okul kaydım bitmek üzereyken tanıştığım Türkler aracılığı ile Putney’de Burlington School isimli bir okul buluyorum. Fabrika ve kebapçıda biriktirdiğim paralar ile kayıt yaptırıyorum ama okulum fabrika ve kebapçıya uzak olduğu için ilk bir iki hafta ömrüm yollarda geçiyor. Daha sonra okulda tanıştığım Barış isimli bir arkadaşım sayesinde Putney McDonald’s ta iş buluyorum. Fabrikada ve kebapçıda 3 Pound alıp hiç  İngilizce pratik yapamazken, şimdi saatine 4 Pound alıyorum ve hergün İngilizce konuşmak zorunda olduğum için McDonald’s benim hayatımı değiştiriyor. Kebapçı ve fabrikayı bırakıp Hintli adamın evinden ayrılıyorum ve önceleri birkaç hafta Parson’s Green’de bir ailenin yanında kalıyorum, daha sonra ise arkadaşlarla Roehampton’da Dilton Gardens diye bir yerde birlikte bir ev tutuyoruz ve Roehampton’a taşınıyorum. Haftanın her günü akşam 5 ile 12 arasında McDonald’s ta çalışmaya başlıyorum. Önceleri lobi ve tuvaletin temizliğinden sorumluyken salak salak lobide gezinip masaları, tepsileri ve yerleri siliyorum, müşteriler birşeyler soruyor ama bazen hala anlayamıyorum, küçücük veletler benimle dalga geçiyor. Tam isyan edecekken müdürü ikna ediyorum ve birkaç hafta sonra mutfağa geçiyorum. Geceleri kapanışı ve mutfak temizliğini de yaptığımız için her gece eve yüzümde bir yağ tabakası ile gidiyorum ama mutfakta devamlı konuşmak zorunda olduğum için İngilizcem inanılmaz bir hızla ilerliyor ve bu arada haftada yaklaşık 200 Pound kazanmak acaip mutluluk veriyor, hem de hergün bedavadan deli gibi McDonald’s yiyerek masrafımı azaltıyorum.  Birkaç ay sonra beni tanıyan ve çok iyi çalıştığımı bilen mağaza müdürü Derrick benim kasada da çalışabileceğimi söylüyor. Önceleri İngilizcem yeterli olmaz diye tereddüt ediyorum ama Çinli ve Japonların bile yaptığı işi ben niye yapamayayım lan diyerek kasaya geçiyorum. Birinci yılın sonunda 5 yıldızımı alıp Training Squad üyesi oluyorum, ikinci yılın sonunda ise vardiya müdürü oluyorum.

McDonald’s her yıl İngiltere genelinde bir yarışma düzenliyor ve yarışmaya bütün müdürler katılabiliyor, kazananlara ise eğitim bursu veriyorlar. Hani İTÜ’deki masteri teptimm ya, burada daha iyisini yaparım lan diye hırs yapmışım zaten, İngiltere’de MBA yapma fırsatını kaçırırmıyım hiç, hemen başvuruyorum. Yarışmada bize bir konu veriyorlar ve 5.000 kelimelik bir makale yazmamızı istiyorlar. Günlerce uğraşıp araştırmalar yaptıktan sonra “Sosyal hayat ve iş arasındaki denge ve McDonald’s ın buna katkısı” hakkındaki yazımı tamamlayıp Özdemir Amca’nın oğlu Metin’e kontrol ettiriyorum, gramer hatalarını da düzelttikten sonra gönderiyorum. İki ay sonra bölge müdürü Vanessa bana müjdeli haberi veriyor ve İngiltere’de bu ödülü kazanan ilk Türk olduğumu öğreniyorum, ulan nereden nerelere geldik iki senede ya diyorum kendi kendime. Bir ay sonra Galler’de Cardiff Olimpiyat Stadı’ndaki ödül törenine gidiyor ve ödülümü alıyorum. Bu sırada MBA için başvurularımı yapıyorum, 7-8 okula başvuruyorum ve kabul edenler arasında arkadaşlarım Hasan ve Bekir ile birlikte kabul edildiğimiz University of Leicester’ı seçiyorum.

Bir yandan MBA yaparken, diğer yandan daha iyi para veren işler bulduğumda Mc.Donald’s taki çalışma saatlerimi azaltıp diğer işleri yapıyorum. Cafe Rouge’da garsonluk, barlarda bardak toplayıcılığı, Hint düğünlerinde yemek servisi, sabahın köründe Bank of England spor merkezinin temizliği vs gibi işlerden çok iyi paralar kazanıyorum. Part-time çalışmanın en büyük avantajını kullanarak kazandığım paralarla Avrupa ülkelerini gezmeye başlıyorum. Londra’dan Easyjet, Ryanair gibi uçak firmaları neredeyse bedavaya Avrupa’nın birçok ülkesine uçuyor. Bir yandan MBA devam ederken, bir yandan da kısa Avrupa seyahatlerime başlıyorum. Bu sırada arkadaşlarla birlikte kaldığım evden ayrılıp yine Roehampton’da Harbridge Avenue’de 5 odalı bir evi tek başıma tutup odaları yabancı öğrencilere kiralıyorum ve kira derdinden de kurtuluyorum, hatta gelir bile elde etmeye başlıyorum, Londra hayatı artık daha tatlı gelmeye başlıyor.

MBA bittikten sonra McDonald’s tan da ayrılıp Wimbledon’da bulunan Capital Group diye bir firmada saatine 8 Pound alarak kredi kontrol sorumlusu olarak çalışmaya başlıyorum. Hem daha iyi para kazanıyorum, hem daha temiz bir ofis işinde çalışıyorum hem de standart çalışma saatlerinde sabah 9 akşam 5 çalışıyorum, hafta sonlarım bana kalıyor. Okul parası ve kira ödemek zorunda kalmadan düzenli ve temiz bir işte daha fazla para alarak çalışmak Londra’daki hayat standardımı iyice yukarılara çekiyor. Bir yıl boyunca Capital Group’ta çalışırken Avrupa’nın birçok ülkesini geziyorum, hatta para bile biriktiriyorum.

İngiltere’deki beşinci yılıma girerken Capital Group’taki işimden ayrılıp bir arkadaşımla ortak bir firma kuruyor ve ofis temizliği işine giriyoruz. Bir yıla yakın bir süre bu işi götürdükten sonra MBA yapmış bir mühendis olarak temizlik işinin bana göre olmadığına karar veriyorum. Altıncı yılımda artık Londra hayatından da bıkmaya başlamış biri olarak bir an önce Türkiye’ye dönmem ve çok geç olmadan doğru dürüst bir iş bulmam gerektiğine karar veriyorum ve 31 Ekim 2004 tarihinde Türkiye’ye dönüyorum.

Londra’da yaşadığım yaklaşık altı yıl boyunca İngiltere, Galler ve İskoçya’nın tümünü, Avrupa’nın neredeyse tamamını ve Tayland’ı gezme fırsatı buluyorum. Bu süre zarfında Türkiye’den beni ziyaret etmeye gelen tüm arkadaşlarımı gezdire gezdire Londra’yı avucumun içi gibi öğreniyorum. Londra’da yaşadığım yıllar ve bu sayede gezdiğim ülkelerde edindiğim tecrübeler benim hayatımı tamamen değiştiriyor ve hala 1997 yılında bu kadar isabetli bir karar verdiğim için kendime teşekkür ediyorum.

Gezilen YERLER

✓ Big Ben
✓ British Museum
✓ Buckingham Palace
✓ Harrods
✓ Hyde Park
✓ London Eye
✓ London Underground
✓ London Zoo
✓ Longleat
✓ Madam Tussaud’s
✓ Oxford Circus
✓ Putney High Street
✓ Richmond Park
✓ Roehampton
✓ Tower Bridge
✓ Tower of London
✓ Trafalgar Square
✓ Wembley
✓ Westminster
✓ Wimbledon

NOT

Hayatımın en güzel altı yılını geçirdiğim Londra’da gezilecek o kadar çok yer, yapılacak o kadar çok aktivite var ki memnun kalmamanız mümkün değil…

Yorum Bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir