Fransa

CNV00001-680x390

Galatasaray’ımız bir gece önce Monaco’da Real Madrid’i yenerek şampiyonlar şampiyonu oluyor, tarihin unutulmaz sayfalarına adını yazdırıyor, o sevinçle Paris trenini kaçırıyoruz ama Monaco sokaklarında çılgın Türkler gibi eğleniyoruz, Nice tren istasyonundaki tüm sarhoş, hırsız ve yankesicilere ragmen birkaç saat yerde havlu üstünde kestiriyoruz ve sabahın ilk treni ile Paris’e varıyoruz. Londra’dan okul arkadaşımız Caroline bizi tren istasyonundan alıyor ve evine gidiyoruz. Bir önceki gün tüm Monaco’yu turlamış, maç boyu hoplayıp zıplamış ve sonrasında uyuyamamış olmamıza rağmen hemen duş alıyor, hafif bir kahvaltı ediyor ve Paris sokaklarına doğru yol alıyoruz.

İlk olarak Notre Dam De Paris katedralini ziyaret ediyoruz. “Notre Dame’in Kamburu” nu okumuş biri olarak kuleye tırmanıp şu çanı bir de biz çalalım diye heveslenirken kapıdaki inanılmaz kuyruğu görüyoruz. Zaten Paris’te iki günümüz var, bunun birini sırada geçirmeyelim deyip katedralin etrafında kısa bir tur atıyoruz, birkaç fotoğraf çekiyoruz ve Louvre müzesine gitmeye karar veriyoruz.

Eski dostumuz Mona Lisa’yı, müzenin meşhur piramidini ve birkaç sanat eserini daha görelim diye Louvre müzesine giriyoruz. İlk hayrete düştüğüm şeylerin başında bu kadar güzel sanat eserinin birarada bulunması ve bunları görmemizi engellemek için insanların önünde gezinen gerizekalı güvenlik görevlileri geliyor. Bir tanesine “Mona Lisa nerede” diye sorayım diyorum ama herif öyle suratsız ve ukala ki,  kendi dilinde birşeyler zırvalıyor ve her Fransız gibi tüm dünyanın onun dilini anlamasını bekliyor. Şöyle suratının ortasına bir tane çakayım diyorum ama sağolsun Caroline başka birisine soruyor ve Mona Lisa’nın olduğu galeriyi buluyoruz. Peki görebiliyor muyuz? Tabii ki hayır ! Zaten tabloya belli bir mesafeden daha fazla yaklaşamıyorsun, bir de kahverengi kalın camlı bir kasanın içerisine koymuşlar kızcağızı ve fotoğraf çekmek isteyenler sadece o kalın camdan yansıyan flaşı fotoğraflayabiliyor. Tablo oldukça küçük ama Louvre birgün bıkarsa benim oturma odama ne yakışır diyorum kendi kendime :) Neyse, müzede bir iki saat geziyoruz Mona Lisa ve  diğer tablolarla birkaç fotoğaf çektiriyoruz ve “Le Big Mac” yemek üzere ünlü Champs Elysees’e doğru hareket ediyoruz.

Son dört saat içinde duyduğum “Oo la la!”, “mösyö, madam”, “meğsi gağson”, “zis is nut hov wi du zings in Pağii” saçmalıklarından sonra acaip bir kültür şoku yaşıyoruz ve Big Mac yerine Champs Elysees’de sakin bir kafeye gidip birşeyler atıştırmaya karar veriyoruz.

Champs Elysees, cafeleri, restorantları, tiyatroları ve dükkanları ile tam bir turist merkezi ve dünyanın en ünlü ve uzun caddelerinden biri. Yolumuz üzerindeki büfelerin önünde gazete tezgahları var ve hemen gözüme Galatasaray’ın zaferinden bahseden Türk gazeteleri çarpıyor, hemen bir Hürriyet alıyorum ve bir kafeye girip birşeyler yerken hayatımdaki en güzel spor sayfalarından birini okuyorum.

Ertesi sabah Caroline işe gitmek zorunda olduğu için kendi başımıza gezmemiz gerekiyor ve ilk durağımız Arc de Triomphe. Paris’in 12 büyük caddesinin ortasına yerleştirilmiş olan Arc de Triomphe, yaklaşık ikiyüz yıl önce Fransız devriminin generali Napolyon Bonaparte zamanında yapılmış ve üzerine çıktığınız zaman Paris’in tüm ünlü caddelerini ve turistik noktalarını görebiliyorsunuz.

Bir sonraki durağımız ünlü Eyfel Kulesi idi. Her Paris’e gidenin “aman görmeden dönmeyeyim” diye ziyaret ettiği bu kuleyi biz de görmeden dönmemiş olalım diyoruz. Ülkenin en önemli turistik merkezi, Paris’in simgesi ve dünyanın en önemli yapılarından olan bu kuleye girişte bir para ödüyorsunuz, sonra dizleriniz iflas edene kadar merdiven çıkıyorsunuz, sonra öyle bir noktaya geliyorsunuz ki başka merdiven yok, çünkü daha fazla para ödemeniz gereken bir asansör ve önünde bekleyen yüzlerce turistten oluşan bir kuyruk var. Yani ne kadar yükseğe çıkarsanız o kadar bekliyor, para ödüyor ve eziyet çekiyorsunuz.. Biz mi? tabii ki çıkmadık…

Son durağımız Sacre Coeur, şehrin kuzey kısmında bulunan Montmartre bölgesindeki bir tepe üzerine kurulmuş ve muhteşem mimarisi olan beyaz bir kilise. Bahçedeki satıcılardan kurtulabilirseniz, kilisenin tepesine çıkmak için spiral şeklindeki merdivenleri tırmanmanız gerekiyor ama bu neredeyse imkansız çünkü merdivenler inanılmaz kalabalık ve tepede saatlerce kalmak ve aynı şehri saatlerce seyretmek isteyen inatçı tursitler yüzünden bir türlü tepeye ulaşamıyorsunuz, ama eğer ulaşırsanız buradan göreceğiniz manzara hakikaten muhteşem. Mutlaka ziyaret edilmesi gereken bir yer ve tavsiyem hafta içi ziyaret edilmesi.

Akşama doğru hem yoruluyoruz, hem cebimizdeki paralar bitiyor, malum öğrenciyiz, hem de Londra uçağımızın zamanı geliyor. İnsanın tekrar iş-güç ve okul karmaşasına dönmesi ne kadar zor geliyor ve aklımdan Suavi’nin mısraları geçiyor “Şimdi İstanbul’da olmak vardı anasını satayım…”

Bir sonraki Fransa ziyaretim ise 2011 yılında oturduğum sitedeki arkadaşlarımın kayak yapma ısrarları üzerine yaptığımız Courchevel ziyaretiydi. Her şey planlandıktan sonra ayak bileğimde problem çıkması da tatilin üzerine tuz biber ekiyor ve 4 gün boyunca sadece yürüyüş yaparak kayak tatili yapıyorum, herhalde son kayak tatilim olacak bu  :)

Gezilen YERLER

✓ Champs Elysees
✓ Courchevel
✓ Eifell Kulesi
✓ Eyfel Kulesi
✓ Louvre Müzesi
✓ Notre Dam De Paris
✓ Şanzelize

NOT

Arkadaşlarım ve Galatasaray uğruna gittiğim ama zorunlu olmadıkça bir daha gitmeyeceğim bir ülke, karar sizin 🙂

Yorum Bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir