Artık öyle bir dünyada yaşıyoruz ki, gelişen teknoloji ile birlikte insanların hayata bakışları inanılmaz bir hızla değişiyor. 1993 yılında üniversiteye girdiğimde Türkiye’de ilk olarak ODTÜ’ye gelen “internet” diye birşey olduğunu duyup meraklandığımızı ve 1998 yılının Mart ayında ilk Hotmail hesabımı ancak alabildiğimi hatırlıyorum, şimdi ise teknolojinin hızla gelişmesine ayak uydurmaya çalışan firmalar da kendilerini geliştirerek rekabet ortamında hayatta kalmaya çalışıyorlar. Önceleri sadece kataloglar, pazarlar ve mağazalar üzerinden ticaret yapılırken, artık internet üzerinden hatta cep telefonundan ticaret yapılabiliyor. Dünya teknoloji devleri “Smart Phone” devrini bir adım ileri götürüp “Smart Watch” yarışına girdiler. Artık firmalar ve ürünleri bir tık uzağımızda ve bunun bir sonucu olarak tüketicilerin de bilinci gelişiyor ve artık sadece kaliteli ürünü ucuza satmak ve iyi servis vermek yeterli olmuyor. Aklı, kalbi ve ruhu olan bilinçli tüketici, bir markaya verdiği parayla sosyal ve çevresel sorumluluğa katkıda bulunduğunu görmek istiyor.

Ne kadar çevreciyiz?

Ne kadar çevreciyiz?

Bundan yirmi yıl önce “ürün odaklı” bir pazarlama hakimken, kimsede olmayan bir ürün geliştirdiğinizde pazarlama sıkıntınız yoktu, hatta inanılmaz karlar yapabiliyordunuz. On yıl öncesine kadar bu pazarlama bilinci “müşteri odaklı” olmaya başladı ve artık müşterinin ne istediği, ürünlerden ve servis kalitesinden memnuniyeti gibi konular önem kazanmaya başladı. Ama günümüzde teknoloji o kadar hızlı ilerliyor ki, ürünler benzeşiyor, rekabet artıyor, fiyatlar azalıyor, pazarlama masrafları artıyor, karlar azalıyor. Peki ne yapacağız? Ürün odaklılık veya müşteri odaklılığın artık işe yaramadığı bir dünyada sürdürülebilir pazarlamayı nasıl sağlayacağız?

21. yüzyılda daha güzel, daha yeşil, daha barışçıl ve insani bir dünya için Kyoto Protokolü’ne imza atan ülkeler başta olmak üzere tüm dünya devletleri ve firmaları sosyal sorumluluk ve çevre bilincini geliştirmeye çalışırken, üniversitelerde de bu konularda dersler açılıyor. Türkiye’de 2005 yılında kurulan Kurumsal Sosyal Sorumluluk Derneği (kssd.org) daha iyi bir toplum ve daha iyi bir çevre için gönüllü olarak çalışmalar yapıyor. Son yıllarda Türkiye’de kurulan HES, RES ve JES santrallerinin sayısı çığ gibi büyüyor.

Dünya ticaretinin en büyük kısmını elinde bulunduran 300-500 tane firmanın işsizlik, çevre kirliliği, yoksulluk, eğitim, hayvan hakları gibi konularda atacağı her adım dünyanın geleceğine katkıda bulunuyor. Bundan on sene önce birisi “karbon ayak izi” deseydi dalga geçerdik ama günümüzde tüm global firmalar karbon ayak izlerini silmek; daha az enerji, daha az su ve daha az kağıt tüketerek daha yeşil ve daha yaşanabilir bir dünya yaratmak için birbirleriyle yarışırken, Unicef, Unesco, WWF, Greenpeace, TEMA, LÖSEV gibi sivil toplum kuruluşları da bu uğurda büyük uğraşlar veriyor. Akıllı binalar, enerji tasarruflu lambalar ve armatürler, yenilenebilir enerji santralleri, güneş enerjisi ile çalışan sistemler, rüzgar tribünleri, karbon salınımını azaltan uygulamalar, atık kağıt toplanması, sera gazının salınımının engellenmesi gibi tüm aktiviteler günümüzde global firmaların yeni trendi. Yani artık tüketiciler çevre dostu ürünleri tercih ediyor ve bu değişime ayak uyduramayan firmalar kısa süre içerisinde yok olup gidiyorlar.

Peki çevre ve sosyal sorumluluk bilinci yükselirken firmalar ne yapıyor?

Çevreden, eğitime, sağlıktan yoksulluk problemine kadar geniş bir alanda yer alan sosyal sorumluluk projeleri uluslararası firmaların markalarına değer katıyor.

Starbucks kahvelerini Brezilya’da “Fair Trade” dediğimiz, adil olarak çalıştırılan işletmelerden aldığını duyuruyor. Phillip Morris kanserle mücadele için her yıl on milyonlarca dolar harcıyor. Bill Gates Microsoft adına her yıl binlerce kar amacı gütmeyen kuruma milyonlarca dolarlık bilgisayar bağışında bulunuyor. Ünilever, kağıtsız ofis konseptini destekliyor, e-imza kullanıyor. Nokia cep telefonlarının bazı parçalarını geri dönüşümlü malzemelerden üretiyor, daha az enerji harcayan şarj aletleri geliştirmeye uğraşıyor. Procter&Gamble tüm ofislerinde enerji tasarruflu lambalar kullanıyor, çalışanları ofise gidip gelirken araçlarından zararlı gaz çıkıyor diye haftanın belirli günlerinde evden çalışıyorlar. Videokonferans sistemi ile çalışanların seyahatleri azaltılıyor.

Türkiye’de ise Siemens, fabrikası içerisinde sadece akülü araç kullanıyor, mobil ofis ve evden çalışma sistemini uygulamaya sokuyor. Koç grubu atık kağıt toplayarak binlerce ağacın kesilmesini, yine binlerce ton sera gazı salınımı ve milyonlarca litre suyun israfını önlüyor. Eczacıbaşı Grubu tebrik, teşekkür, açılış, doğum, nikah, vefat gibi durumlarda çiçek gönderilmesi yerine eğitim ve çevre alanlarında bağışlar yapılmasını teşvik ediyor. Milliyet Gazetesi “Baba beni okula gönder” kampanyası ile kız çocuklarının okumasına katkıda bulunuyor. Doğuş Otomotiv “Trafik Hayattır” kampanyası ile trafik kazaları hakkında farkındalık yaratmaya çalışıyor. CNNTURK “Yeşil Doğa” programı ile insanların çevre bilincini arttırmayı hedefliyor. Artık pisuvar üreticileri bile susuz pisuvarlar ve klozetler geliştirmeye başladı, neredeyse tüm aydınlatma armatürleri LED li sisteme dönüyor. Bunun gibi onlarca örnek var ve tüm bu çalışmalar firmaların kaçınılmaz hedefleri arasında yer alıyor.

Artık sadece en iyi ürünü üretmek, bunu en uygun fiyata ve en kolay şekilde tüketiciye ulaştırmak gibi eski kavramlar şirketlerin marka değerlerini arttırmaya yetmiyor. Bilinçli tüketiciler ödedikleri para ile sosyal ve çevresel sorumluluk projelerine katkıda bulunduklarını görmek istiyorlar. Bugün ucuz olduğu için gelen müşteri yarın yine ucuz olduğu için için başkasına gidiyor, önemli olan o müşterinin ruhuna ve kalbine hitap edebilmek, daha iyi bir dünya için birşeyler yapabilmek ve insanların hayatına değer katan uygulamalarla insanları markaya aşık edebilmek.

Yorum Bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir