Hani bazen hatasını o anda suratına vurmak istediğiniz veya dayanamayıp acilen yanından uzaklaşmak istediğiniz tipler vardır ya, bir gün içerisinde bunlardan kaç tanesi ile karşılaşıyorsunuz? Günübirlik yaptığınız bir iş seyahatinde  karşılaştığınız neredeyse her kişi bunlardan birisi olabilir mi? İşte Ankara’ya yaptığım bir günübirlik ziyarette karşılaştıklarım hep böyle olunca not etmeye ve hikayeleştirmeye başladım. Öyle bir gün düşünü ki, sabah erkenden Ankara’ya uçuş, iki müşteri ziyareti, öğlen yemeği, bir toplantı yapıp akşam eve dönmeyi planlıyorum.

Selamsızlar…

Sabahın köründe uyanıp, duş, traş, takım elbise derken evden çıkıp asansörün çağır tuşuna basıyorum. Kapı açılır açılmaz içerideki orta yaşlı bayanı farkediyorum. Nazikçe “günaydın” diyorum ama kadından bir tepki yok, dört kat aşağıya otoparka geliyoruz, kenara çekiliyorum yol vermek için, kapı açılıyor, bir “iyi günler” daha çekiyorum ama tepkisizce kaçıyor binadan. Gülümseyip cevap verse tecavüz edeceğimi mi düşündü acaba?

Saygı, sevgi ve huzur içerisinde…

Kaynakçılar…

Aracıma binip havalimanına doğru TEM yoluna çıkıyorum, sabahın köründe yol bomboş olduğu için 15 dk içerisinde havalimanına yanaşıyorum. Atatürk Havalimanı’na doğru yaklaştığınızda trafik biraz yoğunlaşır ya, işte  tam oradayım. Üç şeritli yolda 40-50 araçlık bir kuyruk var ama en soldan hızla gelen araçlardan biri, tam havalimanı yol ayrımında bir anda önüme kırıp bütün bu araçların önüne kaynak yapmaya çalışıyor. Adamın suratına bakıyorum ama “Ne bakıyorsun, kenara çekil!” diyen, hem suçlu hem güçlü bir ifade var adamda. Kendilerinde nasıl bir üstünlük görerek bu kadar insana saygısızlık ediyorlar diyerek gülümsüyorum ama bugün sinirlenmeyeceğim.

Ben bilirimciler..

Aracımı otoparka bırakıp havalimanına giriyorum, elimde sadece laptop çantam var. X-ray cihazına  yaklaşınca doğal olarak telefon, anahtar, cüzdan, kemer vs çıkartıp plastik kutuya, laptopu diğer kutuya koyarak X-ray cihazından geçiyorum ama cihaz ötüyor. Cihazın hemen önündeki görevli “yakaladım işte” edasıyla, “ayakkabını çıkarıp tekrar geç!” diyor. Hani biraz daha sinirli olsa oracıkta dövecek sanki.. “Hepsi bizim güvenliğimiz için” diyerek ayakkabıları da çıkarıyorum, üzerimde kalan tek metal parmağımdaki yüzük. Cihaz yine ötünce “Üzerinizde demir var!” diyor, ben üzerimdekileri bilmiyorum ya.. Dayanamayıp “Akşam ıspanak yedim, o olabilir mi?” diye espri yapıyorum ama espriyi anlayacak zekada olsa zaten bu kadar yormayacak beni. Neyse ki arkasındaki görevli cihazın hassasiyetini kontrol edelim diyip beni geçiriyor.

Sorumsuzlar…

Yurtiçi uçuşlardaki koltuk mesafesi kısa, benim de boy uzun olunca, genellikle havayolu gişesine erken gidip acil çıkış koltuklarından birini almaya çalışırım. Kontuardaki bayana durumu anlatmaya çalışıyorum ama kız sanırım kahvaltı etmemiş ki bir eli ağzında tırnaklarını yiyor, diğer elinde cep telefonundan birşey okuyor, bir yandan da beni dinliyormuş havasında “hı hı” diyip zaman kazanmaya çalışıyor. Ben biraz sitem edince, niye bana kızdıysa artık, sinirli sinirli “tamam acil çıkış verdim” diye biniş kartını veriyor. Eminim saçma sapan bir koltuk verdi ama uğraşmayacağım sabah sabah, nitekim uçağa binince koltuğun acil çıkışın iki arkasındaki daracık bir koltuk olduğunu farkediyorum ama artık anonslar başladı ve çok geç.

Kendini doğuştan İngiliz zannedenler…

Anons demişken, sanırım sadece Türk pilotlarına ve kabin amirlerine özel bir konuyu anlatmadan geçemeyeceğim. Hani uçağa binersiniz, otomatik olmayan anonslar yapıldığında, anonsu yapanın sanki İngiliz edebiyatı profesörü edasıyla bir aksan yaratmaya çalıştığı anonslar vardır ya, hani doktorlar sadece eczacılar anlasın diye garip garip reçeteler yazar ya, pilotlar da tüm yabancılar Türkçe öğrensin diye mi yapıyorlar bilmiyorum ama zaten ses düzeni fena, bir de üzerine bu garip aksan gelince hiçbirşey anlaşılmıyor.

Saygısızlar…

Uçağın tekerlekleri yere değer değmez ayağa kalkıp baş üstü dolaplarına saldıran, nedense en önden çıkma ayrıcalığını kendisinde hisseden ama sonuçta zaten business class yolcuları beklemek zorunda kalan, hatta aşağıya en önden inse bile otobüsü veya valizi beklemek zorunda kalacak olan saygısız yolcuları da bekledikten sonra uçaktan sakince iniyoruz, sonunda Ankara caddelerindeyiz.

Masanın diğer tarafındakiler…

İlk müşteriyi ziyarete gidiyoruz ve firmanın teknik müdürü ile bir toplantıya başlıyoruz ama ne toplantı. Hiç durmadan konuşmayı iletişim kurmak zanneden, karşıdakine ne kadar az söz verirsem ben bu toplantıdan o kadar galip çıkarım edasıyla durmadan konuşan bir amca düşünün. Ömründe ya bir ya iki kez kravat takmaya çalışmış ama onu da becerememiş, gömleğin o en üst düğmesini kesinlikle ilikleyemeyen, kravat düğümü gömleğinin ikinci düğmesine kadar düşmüş, yakasından kılları fışkıran, ağzındaki sakızı göstermeden çiğniyormuş da aslında saygılıymış taklidi yapan bir adamdan bahsediyorum. Hani siz uzun uzun teknik bir konudan bahsederken bir anda “O değil de..” diye sözünüzü kesip bütün anlattığınızı yerin dibine sokan, aslında doğru cümle bile kuramayıp her cümlesine “hani” ile başlayıp bir türlü yüklemi kullanamayan ve sizin onu anlamanızı bekleyen, her cümlesinin sonunda sanki karşısındaki geri zekalıymış edasıyla “anlıyor musun?” diye soran, bir adamla iki saatlik bir toplantıdan kurutuluyorum. Adam gibi anlatırsan tabi anlarım, niye zekâma laf ediyorsun?

Yalnız kalpler…

Öğlen yemeğimizi sorunsuz bir şekilde bitirdikten sonra başka bir müşteriyi ziyarete gidiyoruz. Bazı şirket patronları vardır, sizinle satın alma görüşmesi yapmasa bile mutlaka onu sık sık ziyaret etmenizi, ona zaman ayırmanızı, yalnızlığını gidermenizi beklerler, işte bunlardan birisi bu müşteri. Adamla zaten teknik veya ticari birşey konuşmanız çok mümkün değildir. Sık sık cep telefonu çalar ama onun umrunda değildir, zaten siz onun için oradasınızdır, o yüzden beklemeye hazırsınızdır, dakikalarca telefonda konuşur, telefonu kapattığında sizin isminizi veya firmanızı bile unutmuş olabilir. Entellektüel seviyesi o kadar iyidir ki, sizinle spor, siyaset veya  seks harici bir şey konuşamazlar, hayatı 3-5 cümleden ibaret olan ezbere muhabbetçilerdir. Bir an önce telefonum çalsa, dışarı çıksam ve acil bir işim çıktı deyip kaçsam diye birisinin aramasını beklersiniz. Hatta imkanınız varsa en yakın arkadaşınıza çaktırmadan “kurtar beni” mesajı gönderip sizi aramasını beklersiniz.

Dünya etrafımda dönsüncüler…

Ziyaret sonrası yakınlarda bir seminere katılıyoruz ki günü birşeyler öğrenerek kapatalım. Adamlar oturmuş uğraşmış, harika sunumlar hazırlamışlar ama ön koltukta devamlı telefonda konuşan bayan mı desem, yanındakine sürekli fikir beyan eden doğuştan eleştirmen adam mı desem, telefonunu açık bırakan ve her çaldığında seminere girip çıkan adam mı desem, hepsi semineri sizin burnunuzdan getirir ve girdiğinize pişman olursunuz.

Temas özellikliler..

Seminer çıkışı bazı insanlarla tanışmak veya sohbet etmek istersiniz ama buna farkında olmadan engel olan tipler vardır. Bu insanlar sizin üzerinizden topraklama yapmadan konuşamazlar, mutlaka karşısındakine dokunma ihtiyacı hissederler. Ayaktaysanız kol veya omuzunuz, oturuyorsanız diziniz tehlikededir. Siz bir adım geri kaçarsınız, o üstünüze gelir ama o dirsek teması mutlaka olacaktır, çünkü bir metre uzaktan siz hiçbirşey anlamazsınız; ya bir şekilde konuşmayı sonlandırmanız veya gemileri yakıp direk kaçmanız gerekir.

Akrep severler…

Kırk yılda bir size işi düşecek diye insanların her gün sizi aramasını bekleyemezsiniz ama sizi sadece işi düşünce arayan, mutlaka buluşmak ve hatta yemek yemek istediğini söyleyen kişiler vardır ya, işte onlardan birisi ile havalimanına dönmeden önce bir akşam yemeği için buluşuyoruz.  Hani bazı insanlar vardır, sizinle buluşmaya can atar, sizi çok sevdiğini söyler, yemeğe davet eder ama akrepleri sizden daha çok sever, hatta ceplerinde getirirler. Bir yere gidilir, yemek yenir, siz istemedikçe hesap istenmez, size gelen hesaba yalandan yarım ağız bir “Aman bunu ben ödeyeyim” çıkar ama siz de nezaketen aynı cevabı verince “eyvallah o zaman” cıdırlar. Alman usülüne tamam ama her seferinde hesabı size itelemeye çalışan insanlardan kaçmak ta ayrı bir tecrübe gerektiriyor.

Yemek arsızları…

Bir de yemek arsızları vardır. Siz yemek yerken onun gözü sizin tabağınızdadır, sanki sizin tabağınızdaki daha lezzetliymiş gibi, bir an önce kendi tabağını bitirse de sizinkine saldırsa modu vardır. Eğer ortaya gelen mezeler varsa zaten ortada kalmazlar, her ne kadar masadaki herkes için gelmiş olsa da onlar direk kendi tabaklarına boca ederler veya bir rakı sofrasında yavaş yavaş tüketeceğiniz kavun, peynir, haydari vs mezeleri ana yemek modunda iki dakikada silip süpüren adamlar vardır. Hele bir de açık havada yemek yiyorsanız ve karşınızdaki adam sigara içiyorsa, şu ağzının kenarını bükerek dumanı sağa sola atma yeteneği sanki bir tek onlarda vardır ve bunu yaparak size “dumansız hava sahası” yarattıklarını ve sizin hayatınızı kurtardıklarını zanneden tipler varsa, bu adamlarla yemek organize etmeden önce iki kez düşünmeniz gerekir.

Trafik magandaları…

Yemeği bitirip havalimanına yetişmek üzere yola çıkıyoruz. Allahtan Ankara’nın trafiği İstanbul gibi değil ama yine de trafikte şerit değiştirdikten sonra sinyal veren, o dörtlü lambayı yakınca yolun ortasına diklemesine bile park edebileceğini zanneden, korna çalınca herkesin sağa sola çekilmesini bekleyen, en hızlı yolun ambulansın peşine takılmak olduğunu zanneden,  “Sıraya girmem ama emniyet şeridine girerim” zihniyetindeki trafik magandalarından kurtulup havalimanına varıyoruz.

Sadece uçağa binip evime dönmek arzusuyla check-in yapıp uçağa geçiyorum. En azından dönüş yolunda huzurlu bir saatim var derken, arka koltuktaki adamın horlaması ve önümdeki adamın oturur oturmaz koltuğunu sonuna kadar yatırması ile hayallerim yıkılıyor. Bu kadar eziyetten sonra bile tüm uçuş boyunca anons yapılan, siz uyumaya çalışırken bile size zorla sandviç vermeye çalışan hosteslerin olduğu bir uçuşta ne kadar uyuyabilirsiniz ki…

Özelllikle eğitim alanında, kültürel, siyasi, ekonomik, ahlaki ve sosyolojik ciddi reformlar yapılmadıkça bunların daha da artacağını düşünüyorum. Umuyorum yakın gelecekte, “Neden böyle olduk?” sorusuna karşılık yukarıdaki insanlardan birinden “Niye olmayalım ki!” cevabını işitmek zorunda kalmadan, herkesin sağlık, huzur içerisinde yaşadığı, insanların gönlünden sevgi, saygı ve barışın eksik olmadığı bir ülkede yaşamanın mutluluğunu tadabiliriz.

Nisan 2017

Yorum Bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir