2008 yılının soğuk bir Aralık akşamında telefonum çalıyor, “hayırdır inşallah abim bu saatte niye arar ki?” diyorum. Daha 1,5 yaşına bile gelmemiş olan yeğenim Eray’ın düşüp elini kestiğini, çok ciddi birşey olmadığını ama hastanede olduklarını söylüyor. Hemen atlayıp gidiyorum, Eray’ın eli sarılmış, doktor çok önemli bir kesik değil ama içeride cam parçası kalıp kalmadığını görmem ve emin olmam lazım diyor. “E görelim, emin olalım, ne gerekiyorsa yapalım” diyoruz ama genel anestezi yaparak kesilen yerin açılması gerektiğini, yani ufak ta olsa bir ameliyat yapılması gerektiğini söylüyor doktor. Nasıl yani? Bir cm lik bir kesik için el kadar bebeğe genel anestezi olur mu ya diyorum, hafiften panik başlıyor. Hemen cerrah arkadaşlarım Çağrı ve Gökçe’yi arıyorum,

Arslan parçası…

Arslan parçası…

“Abi ne diyor bunlar, bir yaşındaki çocuğa genel anestezi olur mu ya!” diye açmışım telefonu daha merhaba bile demeden…Profesörüm ya ben! Olayı anlattıktan sonra sakin olmam gerektiğini, bunun normal bir operasyon olduğunu ve bebeklere de uygulanabileceğini söylüyorlar. Sadece operasyonu yapacak olan doktorun ve anestezi uzmanının isimlerini soruyor Çağrı. Şansımıza o gece nöbetçi olan operatör doktor bir el cerrahisi uzmanı ve anestezi doktoru da onun ekibinden. İsimleri veriyorum Çağrı’ya, on dakika sonra arıyor, güvenmekten başka şansın yok ama merak etme doktorların referansları da, hastane de çok iyi diyor, rahatlıyorum biraz..Hiç unutmuyorum, gözlüklü, kel, zayıf ve uzun boylu bir doktor bu doktor.. Kendinden emin ve güvenilir bir tipi var diye avutmaya çalışıyorum kendimi…

Akşam 23.00 gibi ameliyathanenin hazır olacağını söylüyorlar. Daha iki saat var ve Eray kendinden geçmiş bir vaziyette, gözleri ağlamaktan kızarmış, elindeki bandajın ne olduğunu anlamaya çalışıyor. Kucağıma alıyorum, hastanenin koridorlarında gezmeye başlıyoruz, duvardaki resimleri gösterip güldürmeye çalışıyorum ama aklıma hep kötü kötü şeyler geliyor. Çocuk daha 1 yaşında, ufacık bir kesik yüzünden ameliyata girecek, olur mu böyle saçmalık, kimbilir neler olabilir içeride diyorum kendi kendime.. Bir an gözüm abim ve Aylin’e gidiyor, onlar da endişeli ama benden daha sakin gibi duruyorlar veya birbirlerini sakinleştirmek için belli etmiyorlar, anlayamıyorum. Ulan yeğenim için böyleysem, kendi çocuğum olsa kim bilir ne halde olurdum diyorum.. İki saat boyunca bir yandan ağrı kesicinin etkisi, bir yandan bizlerin çabasıyla Eray’ı ağlamadan tutmayı başarıyoruz.

Saat 23.00 oluyor, haber geliyor, ameliyathane hazır diyorlar, herkesin surat ifadesi değişiyor, Eray’ı alıp alt kattaki ameliyathane girişine gidiyoruz. Kapıda doktorlar bekliyor ve bizim giremeyeceğimizi, Eray’ı orada teslim etmemiz gerektiğini söylüyorlar. Bir kez daha öpüp hastabakıcıya veriyoruz Eray’ı, “topu topu yarım saatlik bir operasyon “ diyor hastabakıcı kadın, iyi diyorum, yarım saat sonra yine kucağıma alıp sevebileceğim o zaman…

Gergin bekleyiş başlıyor, yarım saat geçiyor, ha çıktı ha çıkacak, hadi artık çalsın şu telefon derken bir saat geçiyor, hala haber yok. Kötü birşey mi oldu acaba diyor herkes içinden ama kimse dile getirmek istemiyor, en azından benim öyle…. Biraz daha sabır, biraz daha bekleyelim, herşey iyi olacak diyorum kendi kendime ama 15 dakika daha geçiyor ve bendeki korku had safhaya ulaşıyor, aşağıya inip ameliyathanenin kapısını kırasım geliyor bir an, birileri bir haber versin artık diyorum.. Ben renkten renge girdikçe, elim ayağım titremeye başladıkça abim beni sakinleştiriyor. Neredeyse tam 1,5 saat sonra telefon çalıyor, aklıma gelen ilk kelime “Eyvah!” ama telefondaki ses “bebek iyi, aşağıdan teslim alabilirsiniz” diyor. “Yarım saatlik bir operasyon” diyen o hastabakıcıyı elime geçirip oracıkta boğazlayasım geliyor bir an. Hemen aşağıya koşuyoruz, gözleri ve bilinci kapalı, baygın bir şekilde getiriryorlar Eray’ı, devamlı ağlıyor ama doktor “ Durumu çok iyi, içeride cam parçası da yok” diyor ama benim gözlerim hala o hastabakıcıyı arıyor, hiç bu kadar sinirlendiğimi hatırlamıyorum. Yarım saat kadar Eray’ın yanında kalıp herşeyin yolunda olduğundan emin olduktan sonra abim “hadi biraz çıkıp temiz hava alalım, sen de rahatlarsın” diyor. Hastanenin bahçesine iniyoruz ve masaya oturuyoruz, içimi ona dökmeye başlıyorum. Hani anlatırken ağlayamazsın ama biri dokunduğu anda boşalırsın ya, bir anda sinirlerim boşalıyor, kapanıyorum masanın üstüne.. Onbeş yıldan beri ilk kez böyle hüngür hüngür ağlıyorum, meğer ne zor şeymiş ağlamak benim için… Su içmeye çalışıyorum ama yutamıyorum suyu, geçmiyor boğazımdan.. O üç dört saatlik zaman zarfında ne kadar dolmuş, ne kadar sinirlenmişsem artık.. Ama inanılmaz gevşiyorum, yok böyle bir rahatlık, nasıl bir duygu patlaması ise o bir anda değiştiriyor insanın şeklini şemalini..

Hani derler ya zaman herşeyin ilacı, büyüdükçe değişirsin, olgunlaşırsın, anlamaya başlarsın, tepkilerin daha mantıklı olur vs… Büyüdükçe daha zor oluyor sanırım ağlamak, halbuki bazı insanlar için o kadar basit ve çabuk gelişiyor ki, ufacık bir olayda hemen musluk oluveriyorlar ve her seferinde de kendilerine göre haklı nedenleri var. Ama erkek adam ağlar mı ya, acizlik göstergesi değil midir hem ağlamak, sadece sevinçlerimizi belli etmeliyiz, kim dinlemek ister ki bizim hüzünlerimizi demiyor muyuz kendi kendimize.. Ne zor şeymiş hakikaten…

Yorum Bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir