Ünlü Fransız generali Napolyon Bonaparte’ın “Dünya tek bir ülke olsaydı, başkenti İstanbul olurdu” dediği kadar güzel bu şehir. Onlarca ülke gezip, belki de yüzlerce şehir görmüşümdür ama Istanbul bir hastalık, bir zorunluluk gibi, başladın mı bırakamıyorsun,  başka bir şehirde mutlu olamıyorsun artık. Yahya Kemal’in “ Ankara’nın en çok İstanbul’a dönüşünü seviyorum” dediği gibi, ben de bütün dünyanın en çok İstanbul’a dönüşünü seviyorum. En güzel yerlerde en sakin ve huzurlu tatilleri yapıyor olsam bile , birkaç gün sonra sıkıntı basıyor ve o kargaşayı, kalabalığı, trafiği özlüyorum sanki..

Garip bir yer İstanbul… Binlerce yıl savaşlara, ayaklanmalara, depremlere, yangınlara dayanmış camileri, köprüleri, sarayları, kiliseleri ; dünyada eşi benzeri olmayan Sultanahmet Camii, Ayasofya Kilisesi, Topkapı Sarayı, Dolmabahçe Sarayı, Yerebatan Sarayı, Rumeli ve Anadolu hisarları, Galata ve Kız kuleleri ile tam bir açıkhava müzesidir Istanbul…

Özlenmez mi İstanbul ?

Özlenmez mi İstanbul ?

Sadece imparatorlukların değil, dinlerin de başkenti olmuş, yüzyıllardır dünyaya hükmeden padişahlara, imparatorlara ev sahipliği yapmış, fethedilmesi uğruna binlerce can verilmiş, fethiyle bir çağı değiştirmiş, tüm bu asırlar boyunca dünyada eşi benzeri olmayan kültürel ve tarihi eserleri barındırmıştır, yani bir anlamda tarihi sevmektir İstanbul..

Evinin balkonunda tabureye çıkınca ancak göreceğin kadar bile denize yakın olmak, her köprüden geçişinde “ulan ne güzel boğazımız var yaaa” diyebilmek, bir türlü rotalarını çözemediğim, boğazda başı boşmuş gibi seyreden motorları, balıkçı teknelerini, adalarda faytonla gezerken karşı kıyıdaki dünyanın en modern  gökdelenlerini seyredebilmektir İstanbul.. Eskiden Sarayburnu’nda torik yakalarken şimdi boğazda istavriti zor bulduğu halde balıkçıdan almak yerine dünya para verip tekneyle balığa çıkıp kendi balığını yakalayabilmektir İstanbul.

Beyoğlu’nun orta yerinde Londra, Münih ve Madrid’ten insanlarla ocakbaşında Adana kebabı yiyip, Susurluk ayranı içebilmek, bir yandan nargile tüttürüp diğer yandan tavla oynayabilmek ve bu sırada uydudan Barcelona – Chelsea maçını izleyebilmek, milli maçlarda hiç tanımadığın insanlarla sarmaş dolaş olup Taksim  caddelerinde alabildiğine sevincini haykırabilmektir İstanbul…

Sabah bir kıtadan diğerine işe gidebilmek, akşam da aynı kıtaya evine dönebilmektir İstanbul…Yazın terkedilen bu şehirde rahat rahat dolaşabilmek, 7 gün 24 saat  açık restaurantlar, her yeri karış karış bilen taksiler bulabilmek; boğazın kıyısındaki cafelerde çayını yudumlarken boğazın ışıl ışıl görüntüsünde hayallere dalmak; kışın ise bir damla yağmur düşünce anadolunun en ücra köylerindeki gibi sel altında çaresiz kalakalmaktır İstanbul…

Marjinal bir sevgiliye sahip olmak gibidir İstanbul, hergün farklı sürprizlere gebe olan, bir günü diğerine uymayan, devamlı bir değişim içinde olan, ne psikolojisini ne havasını tahmin edebileceğiniz, bazen bağırıp çağırabilen ve sizi o keşmekeşin içinde yapayalnız bırakabilen, bazen ise bağrına basan, ama sonuçta vazgeçemeyeceğiniz, dönüp dolaşıp geleceğiniz kürkçü dükkanıdır o…

Özlenmez mi İstanbul….

Yorum Bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir