Al sana adrenalin…Hayatım boyunca planladığım tatili yapmak üzere Nepal’e iniyor uçağımız. Londra’dan iş arkadaşım Parbad bizi havalimanında karşılıyor. İnanılmaz heyacanlıyız, adrenalin tavan yapmış, aylardır internette öyle araştırmalar öyle planlar yapmışım ki hiçbir aktiviteyi kaçırmak istemiyorum. Kathmandu, Bakhtapur, Pokhara, Chitwan, Lumbini vs her yeri gezeceğim, himalayalara çıkacağım, kamp, rafting, safari, Everest turu vs tüm extreme sporları deneyeceğim diyorum Parbad’a, “merak etme, herşeyi organize ettik” der gibi bakıyor yüzüme…

Kathmandu’da geçen birkaç günden sonra Pokhara ve Himalayalar’a gitmeden önce Chitwan National Park’ta safari planı yapmak için oturuyoruz. Kathmandu-Pokhara arasının 200km kadar olduğunu ama özel aracımız ile dağ yolundan gideceğimiz için  yaklaşık 8-9 saatte gidebileceğimizi söylüyor Parbad ama ben internetten araştırmışım, inatla meşhur Trisuli Nehri üzerinden rafting yaparak gideceğim diyorum. Trisuli yaklaşık 140km uzunluğunda ve Kathmandu ile Chitwan National Park arasındaki güzergahta bulunuyor, bunun yaklaşık 40-50km lik kısmı rafting parkuru ve belirli mevsimlerde su seviyesi tehlikeli olabiliyor, olsun risk yoksa adrenalin de yok diyorum..

Ne geceydi ama…

Ne geceydi ama…

Parbad, annesi vs diğerleri araba ile yola devam ederken Bairani civarında onlardan ayrılıp rafting grubuna katılıyorum ve Narayanghat’ta parkur bitiminde Parbad’ın ayarlayacağı araba ile Chitwan National Park’ta buluşmak üzere vedalaşıyorum. Durusu, Melen Çayı, Köprülü Kanyon, Thailand vs birçok yerde rafting yapmış birisi olsam da bu mevsimde Trisuli beni biraz korkutuyor, nehrin sesi ve suyun debisi insanın içini ürpertiyor.. İki İskoçyalı, bir Nepal’li, ben ve rehberimiz nehir kenarına inip hazırlıklara başlıyoruz, rehber benim Türk olduğumu öğrenince bir anda “nasilsin, hava güzel, senin adın ne” diye başlıyor, çocuk iki sene Köprülü Kanyon’da rafting rehberliği yapmış, hemen beni botun en önüne alıyor, ne de olsa aynı havayı solumuşuz yıllarca… Can yelekleri, kürekler, kısa bir eğitim ve bilgilendirme seansından sonra suya açılıyoruz.

İlk 1-2 saat inanılmaz heyecanlı geçiyor ancak daha sonra bacak ve kollarımızdaki ağrı gittikçe artmaya başlıyor ki tam bu sırada mola veriyoruz. Muz, hindistan cevizi ve dandik birer meyva suyundan oluşan menü dağıtılırken yanımıza 4-5 yaşlarında, tamamen çırılçıplak iki küçük çocuk aç gözlerle yanaşıyor. Bizi rahatsız edecekleri düşüncesiyle rehberimiz onları uzaklaştırmaya çalışırken, İskoç turistlerden biri çantasından çıkarttığı çikolatalı gofreti çocuklardan birine veriyor. O aç ve çırılçıplak çocuğun gofreti hemen ikiye bölüp yanındaki arkadaşına verdiği anda İskoç turistin suratındaki ifadeyi hayatım boyunca unutmayacağım. Biz mi insan gibi yaşadığımızı zannediyoruz, yoksa onlar mı insan ama insan gibi yaşamaya çalışıyorlar bir türlü anlam veremiyoruz.

Hava biraz serin, o yüzden üzerimizdeki ıslak elbiseleri kuruları ile değiştirip botumuza geri dönüyoruz, raftingin ikinci kısmı da bittikten sonra Narayanghat bölgesine geliyoruz, hava hafiften kararmaya ve soğumaya başlıyor ama birazdan karaya çıkacağım ve beni bir araç bekliyor olacak diye içim rahat. Ancak o aracı göremiyorum, cep telefonum yanımda değil ve etrafta kimseyi tanımıyorum. Bununla kalmayıp, üzerimdeki eslbiselerin ıslaklığı yavaş yavaş içime işlemeye başlıyor ve deli gibi acıkmış durumdayım. Anlaştığımız noktada ne bir araç, ne de bekleyen biri var ve hava tamamen kararıyor. Yolun ilerisine doğru yürümeye başlıyorum, biraz hareket edersem ıslaklık ve soğuk geçer sanıyorum ama yorgunluk ta üstüne eklenince oracıkta çökesim geliyor. İleride yol kenarında kurulmuş bir çadır ve önünde iki turist görüyorum ve hemen yanlarına yanaşıyorum. Etraf binlerce sivrisinekle dolu ama onlar uzun kollu ve kalın elbiseleri ile çadırın önünde yemek hazırlıyorlar. Kısa bir sohbetten sonra bu İngiliz çiftin, benim Londra’da yaşadığım Putney bölgesinde yaşadıklarını öğreniyorum, en azından konuşacak birilerinin olması ne güzel. İkram ettikleri çorbanın içinde ne var diye irdelemeden direk dikiyorum kafama, sıcak birşeyler geçiyor boğazımdan. Durumumu anlatınca telefonlarını kullanmama izin veriyorlar ve hemen Londra’dan bir arkadaşı arayıp Parbad’ın telefonunu alıyor ve Parbad’a ulaşıyorum. Nepal’deki kanunlar gereği araç o bölgeye giremiyormuş ve benim yoldan geçen otobüslerden birine binerek Chitwan’a gitmem gerekiyormuş. Sırılsıklam, donmuş vaziyette, aç ve sivrisineklerle savaşırken zifiri karanlıkta üstüme üstüme gelen farları durdurmaya çalışıyorum. Ne bir otobüs ne bir minibüs var geçen, yarım saat sonra bir otobüs duruyor önümde, otobüs demeye bin şahit ister ama o bin şahit zaten ufacık otobüsün içinde, üstünde, yanında, arkasında asılı vaziyette gidiyorlar. Kafama silah dayamaları lazım o araca binmem için. Tekrar İngilizlerin yanına dönüp Parbad’ı arıyorum, “Umrumda değil nasıl olduğu ama gel al beni buradan” diye bağırmaya başlıyorum. İngilizler bana sivrisinek ısırıkları için “tiger balm” denen bir merhem veriyorlar, orada öğreniyorum adını ve ne kadar başarılı bir doğal ilaç olduğunu.

Saat gece 23.00’ı gösterirken yoldan geçen bir araç tesadüfen yanımızda duruyor, şöföre durumu anlatıyorum ve ileriden bana bir taksi gönderebileceğini söylüyor. Londra’nın siyah taksileri kadar para yazsa bile umrumda değil, titremeye başlıyorum. 15 dakika sonra dandik bir araç yanıma yanaşıyor, hiç tanımadığım bir ülkede, hiç tanımadığım bir kasabada, zifiri karanlıkta, hiç tanımadığım bir adamın arabasına biniyorum. Bir an aklımdan “Benim böbreklerimi kaça satarlar acaba burada? Ama biraz daha bu soğukta beklersem zaten iç organlarım artık para etmeyecek..” diye geçiyor. Yaklaşık 2 saatlik bilinmeyene doğru korku dolu bir yolculuktan sonra şöför bir kavşakta sağa çekip inmem gerektiğini birazdan bir arabanın gelip beni alacağını söylüyor, sanırım Chitwan’a geldik diyorum içimden ama etrafta bir insanoğlu göremiyorum. On dakika daha beklesem açlıktan ve titremekten öleceğim derken üzerinde Chitwan Security yazan bir safari kamyonu geliyor beni almaya ve otele götürmeye ama ben safarinin kralını yapmışım, ne gergedanlar, ne kaplanlar, yarın akşama kadar yatarım diyorum. O gece yatmadan önce aldığım sıcak duş hayatımın en güzel duşu olarak kayıtlara geçiyor.

Yorum Bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir