Hayat bazen öyle acımasız olabiliyor, öyle bir yerden vuruyor ki, başa çıkmaya çalışmak, gülümseyerek mücadele etmek bazen gerçekten dayanılmaz oluyor. En sevdiğimiz kişi bize endişeli bir ifade ile “doktordan geliyorum” dediği anda kafamızda binlerce senaryo oluşuyor, hep kötü senaryolar kuruyoruz nedense ve genelde de acı gerçeği öğrendiğimiz an beynimizden vurulmuşa dönüyoruz, yakıştıramıyoruz çünkü sevdiğimize. “O kadar insan dururken neden o?” diye hemen isyan bayrağını açıveriyoruz.

Hayat aslında çok kısa bir yolculuk…

Hayat aslında çok kısa bir yolculuk…

Sevdiğini kaybetme korkusu, geçmişte yaşadıklarımızdan duyulan üzüntüler, yeterince sevememenin getirdiği pişmanlıklar, gelecekle ilgili endişeler, “acaba ne kadar zamanımız var” soruları birbirine giriveriyor hemen. O an sımsıkı sarılmaya başlıyorsun hayata, mücadele etmeye başlıyorsun, el ele veriyorsun, kenetleniyorsun ve herşeyin düzeleceğine inandırmaya çalışıyorsun kendini ve çevrendekileri. Günlerce, aylarca, hatta yıllarca mücadele ediyorsun ama hayat bazen o kadar acımasız oluyor ki sonunda işte o acımasız gerçekle yüzleşiyorsun, boğazında kocaman bir yumru oluşuyor ve hızla o beton duvara çarpıveriyorsun sonunda.

Dünya başına yıkılıyor, “niye ben” diye sormaya başlıyorsun ama sen bir taraftan bu acıları yaşarken dışarıda da farklı acılar ve mutluluklar yaşanıyor aynı anda. Sen bayram günü kendi ellerinle sevdiğini toprağa verirken, bir tarafta insanlar bayram yapıyor, eğleniyor; diğer tarafta iki bayram gününde 80 kişi trafik kazasında ölüyor, aynı gün onlarca bebek dünyaya geliyor. Hakikaten “bugün varız yarın yokuz” ve “ateş düştüğü yeri yakıyor”, etrafta biri gülerken diğeri ağlıyor ama hayat devam ediyor işte…

Hanginiz bir eğlenceye giderken yanınızdan geçen ambulansın veya cenaze arabasının içindekilerin yaşadıklarını tam olarak hissedebilyorsunuz; siz cenazenizi taşırken yanınızdan gümbür gümbür müzik çalarak geçen arabadaki gençlerden de bunu bekleyebilir miyiz? Eğer dünyada herkes aynı anda aynı duyguları yaşasaydı ne kadar çekilmez bir dünya olurdu, belki çok garip olacak ama ağlamanın ve gülmenin değeri de olmazdı bence. Dünyanın bir yerinde felaketler yaşanırken televizyonlardan seyreden diğer insanlar şükreder, savaştaki insanları görenler evindeki barışa ve huzura sevinir, bazıları Halil İbrahim Sofrasında iftar açarken diğerlerinin bir lokma yemeği bile yoktur, biri sevgilisiden yeni ayrılmıştır ama diğeri sırılsıklam aşıktır. Kısaca birileri ağlarken birileri mutlaka güler, hayatın kısa bir özetidir aslında bu. Hiç kimsenin hayatı facebook’ta gördüğünüz gibi güllük gülistanlık değildir aslında. Hayat bize iyileri de kötüleri de bir şekilde sunuyor ve bizler bunları bilemediğimiz bir sıra ile yaşamak durumunda kalıyoruz, tek yapmamız gereken güldüğümüz ve güleceğimiz zamanların kıymetini bilip ağlayacağımız zamanlara hazırlıklı olmayı başarabilmek.

Hani hep “Eğer yeniden dünyaya gelseydim..”, “Eğer yeniden başlasaydım yaşamaya…”, “Şimdi 18 yaşında olsaydım…” diye başlayan cümlelerimiz vardır ya, bence en tehlikeli başlangıçlardır bunlar. Geçmişte bir türlü cesaret bulup yapamadığımız şeylerden pişmanlık duymak ve bunları şimdi yapmak için çaba sarfetmek yerine gelecekten kaygı duyarak yaşayamayız. Bugün attığımız her adım bizim yarın ki geçmişimizi belirleyecek ve geleceğimizi oluşturacak, yani aslında gerçek olan tek şey içinde bulunduğumuz şu “an”dır.

Geçmişi güzel şeylerle anmak, neşeli olmak, hayata daha sıkı sarılmak, daha fazla risk almak, daha fazla paylaşmak, daha fazla sevmek, daha mutlu olmak, daha fazla seyahat etmek, keşkelerden uzaklaşmak, kısaca aslolan “anı yaşamak” tır ama boş vermiş veya vurdumduymaz olmadan. Bir bakışın, bir gülüşün ve beraber geçirilen zamanların ne kadar değerli olduğunu anlayabilmek, hayatın ve sevdiklerimizin değerini, onları kaybetmeden bilebilmek, onlara sıkıca sarılabilmek, güzel geçirilecek zamanlar için vakit ayırabilmek ve ne kadar şanslı olduğumuzu görebilmektir aslolan.

Yorum Bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir