Hayatınızda kaç kez kullanmışsınızdır bu cümleyi? Kaç kez bu şehrin keşmekeşinden, trafiğinden, kirliliğinden, stresinden, yoğunluğundan ve yapaylığından kaçıp kendinizi doğaya vermeyi hayal ettiniz?

Her ne kadar uzunca bir süre yurtdışında yaşamış olsam da, hayatımın neredeyse tamamı İstanbul’da geçti. Burada doğdum, büyüdüm, ilkokulu ve ortaokulu devlet okulunda okudum, ama liseyi özel okulda okumam gerekiyordu, çünkü maraton başlamıştı artık, üniversite sınavları yaklaşıyordu. Gündüz lise, akşamları etütler, haftasonları dershane, öğretmenler, sınavlar, kitaplar, sorular, cevaplar, arkadaşlarla süren bir yarış vs vs..

Sonunda İTÜ Elektrik Mühendisliği’ni bitirdim, yetmedi iki de master yaptım üstüne. Neymiş efendim kariyer gelişimime katkısı olacakmış. Çok güzel bir işim, evim, arabam vs var eyvallah ama bir gününüzü nasıl geçirdiğinizi hesapladınız mı hiç?

Her sabah 05.45’te kalkıyorum ve günlük maratonum başlıyor. 15-20 dakikalık yogadan sonra duş, traş, giyinme vs derken 06.45 gibi evden çıkıyorum ki trafiğe kalmadan 20 dakikada ofisimde olayım, çünkü 15 dakika daha geç çıksam yol bir saat sürüyor. Neyse 07.15 gibi ofiste oluyorum, kahvaltım ve özel işlerimden sonra saat 08.00 gibi telefon trafiği başlıyor.

Kimin hayali değil ki?

Kimin hayali değil ki?

Aman allahım, müşteriler, teknik sorular, teklifler, siparişler, şikayetler, bitmek tükenmek bilmeyen istekler, yay gibi gerilmiş sinirler, 15 dakikalık öğle yemeği arası ve yine akşam 6-7 ye kadar süren bir sinir harbi. Sonuç? Bugün de biraz satış yaptık ve şirkete para kazandırdık… Arabaya biniyorum eve dönüş yolculuğu başlıyor, ortalama 20.00 gibi evde oluyorum diyelim. Bırak yemek yapmayı, ev işlerine vakit ayırmayı, spora gitmeyi, oturup rahatlamak, yemek siparişi vermek, beklemek ve yemeğini yemek derken oldu mu saat 22.00?  Gözler yavaş yavaş kapanıyor, e sabah erken kalkmak için 23.00 gibi yatmak lazım. Kaldı mı size sadece günde 1 saatlik özel hayat? Yani 24 saatin 23 saatini çalıştığımız firmaya kiralamıyor muyuz? Neymiş efendim tüm haftasonu bizimmiş… Ailene mi vakit ayıracaksın, kız arkadaşınla mı zaman geçireceksin, alışveriş mi yapacaksın, ev işleri ile mi uğraşacaksın, spora mı gideceksin, seyahat mi edeceksin, özel hobilerinle mi ilgileneceksin, yoksa haftanın yorgunluğu atmak için miskin miskin yatacak, kitap okuyacak veya film mi izleyeceksin? Bu mudur yaşamak, bu mudur hayattan beklediğimiz lezzet diye sormadınız mı hiç kendi kendinize?

Hani Hayyam dizelerinde “Dünyada ne var kendine dert eyleyecek, bir gün gelecek ki can bedenden gidecek, zümrüt çayır üstünde sefa sür iki gün, zira senin üstünde de otlar bitecek” der ya, işte son zamanlarda bu dizeler aklımdan çıkmaz olmaya başladı. Herkes bize “İstanbul’da yaşıyorsun, ne kadar şanslısın?” derken, ben artık bunun bir şans olmaktan eziyete dönüşmeye başladığını düşünüyorum. İnsanoğlunun zaten ortalama 70 yıl, hadi bilemedim 80 yıl ömrü var, bunun neden yarısından fazlasını hergün koşuşturmaca ile geçirmek zorunda kalıp bu ömrü daha da gerilere çeksin ki? Neden çok yavaş hareket eden kaplumbağa, balina vs hayvanlar yüzlerce yıl yaşarken, saniyede yüzlerce kez kanat çırpan zavallı sinek ve kelebekler birkaç gün yaşayabiliyor? Dünya üzerinde çok daha sakince, lezzetli ve tadına vara vara yaşayabileceğimiz bir hayat mümkün değil midir? Mutlaka içimizde bir hırs, birşeyleri elde etme zorunluluğu, her gün koşuşturmaca, o olsun, bu da olsun, şu da olsun zihniyeti olmak zorunda mıdır?

Beni tanıyanlar bilir, beş yıldızlı otellerden hep nefret etmişimdir. Dünyada onlarca ülke gezmişimdir ve her gittiğim yerde hostellerde, safari kamplarında, teknelerde, deniz kenarında ağaç evlerde,  orman içinde bungalowlarda, dağlarda çadırlarda kalmayı yani hep doğa ile iç içe olmayı lüks otellere tercih etmişimdir. Belki de bendeki bu doğa sevgisi beni bu düşüncelerin içine itiyor.

Gökdelenlerin gri ve kasvetli görünümü yerine doğanın yeşil ve mavisi ile iç içe olabilmek, betonarme yapılarda 20. kattaki rezidansa sıkışmak yerine yeşillikler arasında toprağa daha yakın olabilmek, “şu Cuma günü gelse” diye beklemeden, hatta zaman mevhumu olmadan yaşayabilmek, sabahları korna sesiyle veya alarm ile uyanmak yerine kuş cıvıltıları, yağmur sesi veya bir horozun ötüşü ile uyanabilmek, günde üç saatini yolda geçirmek yerine 10 dakikada işine gidebilmek, trafikte egzost gazını solumak yerine doya doya oksijeni tüketebilmek, her biri patlamaya hazır bomba gibi gergin şehir insanları ile muhatap olmak yerine etraftakilere sevgi ile gülümseyen insanlarla birlikte olabilmek, marketlerden ve organik pazarlardan dünyanın parasını vererek aldığımız en iyi marka dediğimiz zeytin, peynir, sebze ve meyveler yerine köylünün bahçesinden, sepetinden ellerimizle seçip aldığımız genetiği değiştirilmemiş, hormonsuz gıdalarla beslenebilmek, Aralık ayında bile sadece bir şort ve t-shirt ile bahçede çayını yudumlayabilmek, kısacası hayatımızdaki hoşlanmadığımız şeylerin bize verebileceği zararların korkusu ile yaşamak yerine, hayattan zevk almamızı ve yaşama sevgi ile bağlanmamızı sağlayacak bir ortam oluşturabilmek hangimizin rüyalarını süslememiştir?

İşte ne zaman bu işi cidden düşünmeye başlasam hep karşıma “ama” lar çıkıyor. Mühendisiz ya, her bokun hesabını yapmadan adım atamıyoruz işte. Eminim ki “Ulan Bodrum’da bir restoran açarım, üç beş kuruşla geçinir giderim” diye balıklama dalanların sonu hep hüsran olmuştur. Peki bu amaç uğruna nelerden vazgeçmemiz gerekiyor? Çocukların okulu? Kariyerimiz? Eş dost akrabalar ? İstanbul hayatı? Sinema, tiyatro, gece hayatı? Boğaziçi? Gelin tek tek bakalım bunlara…

Çocuklarımızın eğitimi ne olacak? İstanbul’daki ilkokullar Harvard’a öğrenci yetiştiriyor da, Ege illerinden mezun olanlar üniversite kazanamıyor mu? Boğaziçi’ni bitiren herkes kariyer sahibi, milyoner oluyor da, Akdeniz Üniversite’sinden hiç doktor çıkmıyor mu? Çocuğun tertemiz bir havada, doğal besinlerle, züppeleşmemiş yaşıtlarıyla, daha 5 yaşında ellerinde iPhone olmadan, okul,dershane,özel hoca stresi yerine anne baba sevgisi ile büyümesi karakter gelişimini olumsuz mu etkiliyor? Yoksa benim bilmediğim, İstanbul’da süper çocukların gittiği, bir servet yatırmak zorunda olmadığınız ve tüm bunları verebilen bir okul mu var?

Peki ya kariyerim ne olacak? Hani şu bir türlü terfi edemediğimiz, maaş zammı alamadığımız, daha iyi firmalardan daha iyi teklifler beklediğimiz, devamlı iş yoğunluğundan şikayet ettiğimiz ama bir türlü vazgeçemediğimiz, bir türlü yoluna koyamadığımız iş hayatımız. Dur şu arabayı yenileyeyim, şu borcum bitsin, şu projeden kredi ile bir ev daha alabilsem de ileride çocuklar rahat etse, bir  de yazlık bir yer alabilsem sonra bakarız dediğimiz. Sevgili Özdemir Asaf’ın dediği gibi kime sorsak evinde bir oda eksik midir hakikaten? Neyin uğrunadır bu hırs, bu koşuşturmaca, hep kendini başkaları ile karşılaştırma sevdası? Birkaç yıl önce çok yakın bir arkadaşımın ilkokul mezunu babası bir gün ikimizi karşısına çekip “Sizden bir bok olmaz, siz çok okudunuz, yurtdışında master yaptınız, siz risk alamazsınız, bir şirkette maaş alır oturursunuz ancak” demişti, ne kadar üzülmüş ve kızmıştım kendisine. Şimdi ne kadar haklıymış Hasan Amca diyorum kendi kendime, bizi bu kapitalist düzene bağlayan bağlardan kurtulabilmek, bir nebze daha özgür olabilmek için yıllardır içinde bulunduğumuz bazı durumlardan vazgeçebilmek bu kadar zor mu acaba?

Değişime direnç göstermek midir hayatımızın her evresinde hayallerimize engel olan şey acaba? Nedir ki bu İstanbul’un vazgeçilmez olan özellikleri, eş dost akrabalarımızın çoğunun bu şehirde olması mıdır? Kaç kez görüşüyorsunuz çocukluk arkadaşlarınızla veya teyzenizle, kuzeninizle.. Zaten buradalar nasıl olsa görürüm diyerek aylardır görüşmediğiniz kaç dostunuz var? Gerçek dostum, sırdaşım dediğiniz birkaç arkadaşınızla hangi sıklıkla yüzyüze görüşebiliyorsunuz, veya Istanbul dışında gerçek dost edinmek çok mu zordur, Fransa’ya veya Nijerya’ya mı yerleşiyorsunuz ki böyle bir endişe var.

Boğazda yürüyüş yapmadan, balık ekmek yemeden, futbol maçlarını canlı izlemeden, sinemada tiyatroda gösterime giren herşeyi ilk olarak izlemeden yaşayamam mı diyorsunuz? Tüm bu saydıklarımızı son bir sene içerisinde kaç kez yaptınız hiç düşündünüz mü? Veya bunları İstanbul dışında yapamayacağınızı kim söylüyor? Yoksa İstanbul’da iki kat kazanıp yine iki kat harcamanın vermiş olduğu haz mıdır bizi bu şehre bağlayan?

Bu tam bir kararlılık ve cesaret işi bence. Eğer “Bu benim hayatım ve memnun değilim, radikal bir karar almak ve hayatıma yeni bir yön vermek istiyorum” diyebiliyorsanız ve bu uğurda önünüze çıkabilecek olan zorluklar ve engellerle mücadele edebilecek gücü ve cesareti kendinizde bulabiliyorsanız, işin en büyük kısmını zaten bitirmişsiniz demektir. Geriye kalan sadece 500-600 km lik bir yolculuk değil midir?

Hani “Biz mühendisiz, hesap kitap yapmadan olmaz” demiştik ya, işte bu olayın da bir B planını yapmak lazım mı acaba? Herşeyi göze alıp, tüm planları yapıp harekete geçtikten 3-5 ay sonra tekrar geri dönen onlarca insan vardır elbet. Öncelikle oralara gidilip iyice araştırmalar ve kısa süreli denemeler yapılmalı, hatta özellikle kış aylarında gidilmeli, sadece bir haftalık tatiller için değil de, daha uzun süreli konaklamalar yaparak işin özünü kavramalı, artılarını eksilerini iyice özümsenmeli diye düşünüyorum. Çok daha önemlisi, bu işi becerebilen, becerememiş olan veya yapmaya hazırlık yapan insanlarla görüşerek fikirlerini almak bence en doğru olan yöntem, işte ben de sizlerin ve bu insanların yorumlarını bekliyorum.

Yorum Bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir