9 Ağustos’ta doğum gününüzü kutlayıp 10 Ağustos’ta annenizi kaybetmek nedir bilir misiniz? İşte benim hayatımın en kara günüdür 10 Ağustos 1993…

1941 yılının yine bir Ağustos ayında doğmuş annem; 6 çocuklu bir ailenin okumamış iki kızından biri olarak büyümüş, hatta küçük kardeşlerini de o büyütmüş. Hayatı boyunca kimseyi kırmamış, çocuklarının geleceği için kendini feda etmiş, namazını, orucunu hiç eksik etmemiş. Onun sayesinde kuran kursuna gitmiştim, tüm namaz surelerini ezbere bilirdim, Cuma namazlarına gider, oruç kaçırmazdım. O kadar çok seveni vardı ki evimizden misafir eksik olmazdı hiç. Bayılırdım o günlere; birbirinden güzel börekler, kurabiyeler, tatlılar yapardı, misafirler gider gitmez benim için ziyafet başlardı.

Güzel anneciğim…

Güzel anneciğim…

Annem de aynı babam gibi tatil nedir bilmezdi, sadece yaz tatillerinde bizi Ereğli’ye teyzemlerin yanına götürürdü, o da tatil yapacak derdik ama orada bile sanki İstanbul’daymış gibi çalışır, didinirdi, ayaklarını sıcak kumlara sokmaktan öteye gitmezdi onun tatili…Onun en büyük meşguliyeti bizlerdik, bizim eğitimimiz, sağlığımız, beslenmemiz haricinde hiç bir şey düşünmezdi. Bahçemizde yetiştirdiği domates, salatalık, biberlerle, yine bahçemizdeki tavukların yumurtaları ile beslerdi bizi. Çok kızdırırdık onu, eline terliğini alırdı, birimizin peşine düşerdi. O bize vurdukça “acımadı ki “ deyip daha da kızdırırdık. Divandaki minderi alıp birbirimizin önüne kalkan olarak geçince ana yüreği dayanmaz yine bağrına basardı bizi.

Tam 17 yaşıma girdiğim gün kaybettim anneciğimi. Şimdi sadece 10 dakika bile görebilmek, koklayabilmek, sarılabilmek, onu ne kadar sevdiğimi söyleyebilmek için tüm servetimi hiç çekinmeden veririm ama o lanet olası üniversite sınavına hazırlanacağım diye son günlerinde bile yeterince zaman geçirememiştim anneciğimle… Evet, hep “Anneciğim” derdik ona, bize öyle öğretmişti çünkü o. Babama da “Babacığım”, ağabeyime de “Ağabeyciğim” derim hala.

Son zamanlarda hep bir kansızlık problemi vardı, devamlı ilaç kullanırdı. Hep bana “Oğlum doktor ol ki bana bakasın” derdi, hep onun için uğraşmıştım, hep hayalimde o zamanın en iyisi Cerrahpaşa Tıp Fakültesi vardı, hem de İngilizce olanı, taa ki bir gün beynimden vurulmuşa dönünceye kadar. 1993 yılının Mayıs ayıydı sanırım, hummalı bir okul-dersane koşuşturması, deneme sınavlarında hep yüksek notlar, Nisan ayındaki ÖSS sınavında neredeyse dereceye girecek bir not almışım, hangi tıp fakültelerinin en iyi olduğunun araştırmasını yaparken, bir gece misafir odasının kapısının arkasından babamın telefonda birilerine ağladığını ve “maalesef kötü hastalık” dediğini duyduğum andı işte benim hayatımın dönüm noktası. O an sadece odama geçip ağlamaya çalıştığımı ama bir türlü ağlayamadığımı hatırlıyorum. Cesaretimi toplayıp, babamın karşısına geçip “Annemin nesi var?” diye sormak yerine günlerce telefonlarını kapı arkalarından dinleyerek annemin hastalığı hakkında bilgi alıyor, durumun çok kötü olduğunu, artık sadece beklemek zorunda olduğumuzu öğreniyordum. Ne büyük bir korkuydu ki o ilk ağızdan kötü haberi almak veya benim konuyu bildiğimi babama söylediğimde yüzünde oluşacak ifadeyi görmek, bir türlü yüzleşemiyordum onunla. Babam da derslerimiz aksamasın diye bizden saklıyordu aklınca. Halbuki artık ne önemi kalmıştı derslerin, sınavların, lanet olası tıp fakültelerinin. Doktor olduğumu göremeyecekse, anneme artık bakamayacaksam, onu iyi edemeyeceksem ne önemi vardı artık doktor olmanın?

Biz bir yandan derslere ve sınavlara devam etmeye çalışırken, babam binbir gayretle her türlü şansı deniyor, ısırgan otlarından, bitkisel ilaçlardan medet ummaya çalışıyorduk ama her geçen gün daha fazla ızdırap oluyordu. Mayıs ayında anneler gününü birlikte kutlamıştık hastanede, hatta ay sonuna doğru doktorlar bir ara eve çıkartmışlardı, ne kadar sevinmiştik belki bir iyileşme vardır diye. Oysa ki son aylarıydı, ağzında maske ile komşunun kızlarını sevdiğini hatırlıyorum. O evde geçen bir hafta belki de son zamanlardaki en iyi haftamızdı, işte tam bu sıralarda üniversite tercihlerimi yapmıştık beraber, nedense ibre bir anda mühendisliğe dönmüştü, tıp okumanın anlamı kalmamıştı artık. Boğaziçi, İTÜ, ODTÜ diye sıralamıştık tercihleri. İşte tüm bu şartlar altında 20 Haziran’da girmiştim üniversite sınavına, iyi de geçmişti. Ertesi gün soruların cevaplarını öğrendikten sonra “540 puan alıyorum, İTÜ Makina Fakültesi, hatta İnşaat bile olabilir demiştim” anneme, ne kadar sevinmişti ama bir yandan da gözlerimin önünde eriyip gidiyordu.

Son bir iki ay boyunca her okuldan eve dönüşümde yokuşun başına geldiğimde tam köşeyi dönmeden önce “Allahım yalvarırım kapının önünde kalabalık görmeyeyim” diye dualar ettiğimi daha dün gibi hatırlıyorum. Kadriye teyzem hastanede yanında refakatçi olarak kalıyor, babam işine gitmeye çalışıyor, bizler de okul tatilindeyiz ama elimizden geldiğince ziyaret etmeye çalışıyorduk.  9 Ağustos 1993 Pazartesi günü hastanede hep beraber benim doğum günümü kutlamıştık. Dershane benim ÖYS snavından 527 puan aldığımı öğrenmişti ancak ÖSYM nin resmi mektubu bir türlü eve gelmemişti. Ben o zaman ki hesaplara göre İTÜ Makina Mühendisliği’ni kazandığımı anneme söylemiştim ve o anda zannediyorum ki doğum günümde tek sevinen kişi oydu.

Ertesi gün, 10 Ağustos 1993 Salı sabahı babamla teyzem hastanedeler, biz de ziyarete gideceğiz ama gitmeden telefon açtım bir ihtiyaçları var mı diye. Santraldeki memura oda numarasını söylediğimde telefonda bana “O hastayı kaybettik” dediği anda hissettiklerimi dilerim ki hiçbir insan evladı yaşamaz. Duyduklarıma inanamıyorum, allahın belası cep telefonları o zaman yok ki daha, abim tekrar arıyor, aynı cevap gelince hemen hastaneye gidiyor. Ben kardeşimle kapının önünde çaresiz bir şekilde bekliyorum ama kapıya yanaşan taksiden babam ve teyzemin ağlayarak inmesiyle dünyamız başımıza yıkılıyor. Küçük odadaki divanın üzerine yığıldığımı, kardeşimin ve teyzemin de bana sarıldığını hatırlıyorum en son. Bir anda ev insanlarla doluyor, Ankara’dan İzmit’ten Ereğli’den herkes geliyor, ağlaya ağlaya sabahı ediyoruz.

Nasıl bir şanstır ki sabah eve postacı geliyor ve benim ÖSYM sonucumu getiriyor. Umurumda değil ama teyzemin kızı açıyor mektubu, İTÜ Elektrik-Elektronik Fakültesi diyor bana, hıçkırıklara boğuluyorum. Birgün erken gelemez miydin? Allah belasını versin üniversitenin diye haykırıyorum. İşte o gün Allaha isyanım başlıyor. Tanrı sen var mısın? Yoksan niye bunca yıl sana ibadet ettim, varsan nasıl bu kadar zalim olabiliyorsun? Dışarıda onlarca katil, kaçakçı, zalim gezinirken neden annemi bizden aldın, neden bize bu acıları çektiriyorsun diye aylarca hatta yıllarca cevabını alamayacağımı bile bile sordum durdum. Oysa ki ne çok hayallerimiz olacaktı birlikte, ne mutlulukları beraber yaşayacaktık, tatillere gidecektik, mezuniyetlerimizi, düğünlerimizi görecek, torunlarını sevecekti. Bana yine “Oğlum terli terli su içme, o tabaktakiler bitecek, odanı dağıtma, eve geç kalma” diye kızacaktı. Gece yarısı gelip eşek kadar adam olmama rağmen üzerimi örtecekti, “Siz ne kadar büyük olursanız olun hala benim küçük bebeklerimsiniz” diyecekti. Herkes anneler gününde hediyeler alırken, televizyonlarda bangır bangır reklamlar yapılırken, ben başımı öne eğip isyan etmeyecektim, en güzel hediyeleri alacaktım, sıkı sıkı sarılıp öpecektim onu. Neden çok gördün bize bu kadar masum ve küçük hayalleri? Bu mu senin gücün, ilahi adaletin diye hala isyan ediyorum…

Sanıyorum ben bunun eksikliğini gün geçtikçe daha çok yaşıyorum ve tahammül etmek çok daha zorlaşıyor. Hani herşeyin değerini kaybettiğimizde anlarız ama artık çok geç olmuştur ya, işte annenin o karşılıksız, menfaatsiz sevgisi ve şefkati bunların en başında geliyor. Sizin sevincinize sizden daha çok sevinen, üzüntünüze sizden daha çok üzülen başka kiminiz var hayatta? Yıllarca tecrübe ettiğim ve inandığım birşey var ki, bugün varız yarın yokuz, bunu bilin ve fırsat varken koşun sıkı sıkı sarılın annenize, öpün, koklayın,  onu ne kadar sevdiğinizi haykırın kendisine. Anneniz hayatta değilse bile ona alabileceğiniz bir hediyeyi çocuğunuzun annesine, arkadaşınızın annesine verin, veya annesini kaybetmiş bir arkadaşınıza onun annesi adına bir hediye verin. Bilin ki onlar çevrelerine farkettirmeseler de Anneler Günü’nde en çok acı çekenler, en çok yalnızlaşanlardır. Düşünsenize televizyonlarda, gazetelerde, haberlerde, radyo anonslarında, reklamlarda, işyerinde her yerde “Anne” var ama onlarda yok sadece.

Geçtiğimiz günlerde Datça’da doksanlı yaşlarda bir teyze elimdeki çizgilerin falına bakarak hayatımda meydana gelen o kadar çok şeyi doğru olarak söyledi ki, ama en önemlisi “beni bir meleğin koruduğunu ve benim üzerimde koruyucu bir kalkan olduğunu” söyledi. Biliyorum hala oradasın ve dualarınla beni korumaya devam ediyorsun. Ne olurdu yanımda olsaydın , buradan korusaydın, ellerine sıkı sıkı sarılabilseydim, gözlerindeki parıltıyı görebilseydim, kokunu derin derin içime çekebilseydim, sadece kendim için değil, annesi yanında olmayanlar için de son bir cesaretimi toplayıp hayatım boyunca bir türlü beceremediğim şeyi yapıp “seni çok seviyorum anneciğim” diyebilseydim. Çok mu şey istemiş olurdum….

Yorum Bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir