“Eskiden dutluktu bizim buralar” derdi Mecidiyeköy’ün eskileri hep. İşte ben o sokaklarda, dutların, ayvaların, incirlerin, kirazların, eriklerin ve diğer tüm meyvelerin olduğu bahçelerin içinde büyüdüm.

1980 yılında taşınmıştık Bira İşçi Evlerine,  Bomonti’deki Tekel bira fabrikasının lojmanları olarak 1956 da yapılan bu evler 50 yıldır hala dimdik ayaktalar. O yıllardaki ilk görevim mahallenin gönüllü bakkal çırağı olmaktı, yani bakkallar vardı o zamanlar.. Kenan Amca vardı, sokağımızın tek bakkalı, Süper Loto ilk çıktığında büyük ikramiyeyi ilk kazanan oydu ama hergün içtiği paketlerce sigara o paranın hayrını gördürmedi rahmetliye. Bana onlarca ekmek, gazete, peynir, yumurta vs verir, hiçbirini şaşırmadan sokağın başından bizim eve kadar tek tek dağıtırdım, karşılığında ya bahçeden birkaç meyve, veya defter, gönye, kalem vs verirlerdi bana, sokağın en sevilen çocuğuydum. Sokakta o kadar çocuk olmasına rağmen Kenan Amca bana güvenirdi hep, benim dağıtmamı isterdi..

Kalabalıktı sokağımız, bazı günler yirmi çocuk olurdu aynı anda, iki takım kurardık, açıkta kalanlar ayrı maç yaparlardı. Ama sadece futbol değildi sokağın favori oyunları. Playstationlar, bilgisayarlar yoktu ki piyasada. Uzun eşek, ip atlama, saklambaç, alman kale, yakan top, sek sek vs aklınıza ne gelirse vardı bizim sokakta.

Abim ve ben…

Abim ve ben…

O zamanlar inşaatlardan aldığımız mermer taşlarla oynadığımız taş vurmaca, elimizde hiçbirşey yoksa tek bir çivi ve ıslak çamurlu bir zeminde oynadığımız çivi oyunu, daha sonralarında biriktirdiğimiz tipitip sakızının kağıtları, Turbo sakızdan çıkan araba resimleri, hele bir de favorim TYRRELL resmi çıkarsa, gazoz kapakları ve misketlerdi bizim oyuncaklarımız. HAS meyve suyu  ve Tuborg biranın kapakları 10 kapak yerine geçerdi, kemik misket beş, büyük balyoz misket on misket yerine geçerdi. Misketler bakkallarda satılırdı, çatapatların, kızkaçıranların, mantar tabancalarının, leblebi tozlarının, elma şekerlerinin, tüpte çokokremlerin satıldığı raflarda yanyana dururdu hepsi.

Çok yaramazdım ben, diz kapaklarım hergün kabuk bağlamış yaralarla doluydu. En büyük zevkimiz komşuların bahçelerindeki meyvelere dalmaktı. Sokaktaki her bahçeyi bilirdim. En iyi kiraz Hanifanım teyzenin, en iyi incir Havvanım teyzenin, en iyi dut Fatmanım teyzenin, en iyi ayva Meriç abinin, en iyi kayısı Hasan amcanın, en iyi erik bizim bahçenindi. Sanki istesem vermeyeceklerdi ama çocukluğumuzun en büyük heyecanıydı gizli gizli almak.

Hani “hayattaki en cazip şeyler kanuna, ahlaka veya sağlığa aykırı şeylerdir” derler ya, sanki çocukken özellikle bunları yapmak bize zevk veriyordu. Komşuların bahçelerinden meyve çalmak, apartman asansörlerine ölü köpek koymak, 15. kattaki balkondan aşağıda basket oynayanların üstüne yumurta atmak, patlak toplara kum ve taş doldurup insanların ayağı kırılsın diye gizli gizli seyretmek, kartoplarının içine torpil koyup el bombası haline getirmek, elektrik boruları ile attığımız kağıttan külahların ucuna toplu iğne koymak ve daha sayamayacağım onlarca zararlı şeylerden zevk alıyorduk işte… Bizim çocukluğumuzda nüfus sayımları vardı, hem de koyun sayar gibi yapılıyordu, sayım sırasında sokağa çıkma yasağı vardı, işte o pazar günü E-5 karayolunda futbol oynamak en büyük zevkimizdi. Kimbilir kaç kez polisler kovaladı, yakaladı, hatta dayak yedik ama beş yılda bir boş bulduğumuz otobanda futbol oynamanın keyfini anlayabilir misiniz, şimdi isteseniz TEM yolunu trafiğe kapatıp 10 dakika futbol oynayabilir misiniz? Kışın aynı E-5 yolunun kenarına geçip, ellerimize kartoplarını alıp, “ilk gelen Mercedes” diyerek kurbanı seçer ve hızla gelen o talihsiz Mercedes’e kartopu yağdırır ve sonrasında sokağın diplerine doğru kaçardık. O hızla gelen araçları yakalayacak şekilde eğik atış yapacak kadar fizik bilmiyorduk ama zamanla gelişen bir yeteneğimiz oluşmuştu artık, kaç tane arabayı aynı anda vurduğumuzu hatırlamıyorum ama bizim yüzümüzden kaza yapan bir minibüsü ve arabalara atarken yanlışlıkla vurduğumuz ve bizi Kuştepe’ye kadar kovalayan meyveciyi asla unutmayacağım.

Akşam 7 olmadan evde olmak zorundaydık, babam 6 da eve gelirdi ve bizim evde akşam yemeği 7’de yenirdi, geç kalırsam rahmetli annemin gazabına uğrardık. Akşam dokuzda Adile Naşit ile Uykudan Önce başlardı, hiç kaçırmazdık, hem de sıcak süt ve kurabiye eşliğinde. O zamanlar televizyonlar siyah beyazdı ve sadece TRT vardı. Televizyonun arkasında bir bandrol vardı, işte taaa o yıllarda başladı bu saçma sapan TRT vergisi. Televizyonun arkasından bir kablo çıkar, taaa çatıya kadar uzanır, oradaki çok telli antene bağlanırdı, babam çıkardı çatıya hep, o anteni döndürdükçe biz “biraz daha, çok oldu, az önce iyiydi, tamam net öyle bırak” diye bağırırdık.

O zamanlar 24 saat yayın yoktu, gece olmadan İstiklal Marşı okunurdu, hep birlikte televizyonun karşısında esas duruşa geçerdik, sonra “Televizyonunuzu kapatmayı unutmayınız” diye bir yazı çıkar ve hala kapatmazsan birkaç dakika sonra ekranda sadece karıncalı bir görüntü kalırdı, taa ki sabah yeni yayın başlayana dek. Daha sonraları ilk özel kanal olan Star TV 1989 yılında yayına başladı. En çok ilgi çeken programlarının başında, tüllerin arkasında flu ekranda danseden “Yasemin Evcim ile Gece Jimnastiği” ve Alman RTL’den aldıkları, Hugo ve Esteban’nın “soymak ve kopça açmak”la mükellef olduğu, Monic mi yoksa Anjelik mi tartışmaları bitmeyen “Tutti Frutti” vardı. Renkli televizyonların ucuzlaması ve 1992 de çıplak bir kadının “Onu bekliyorum” nidalarıyla reklamları yayınlanarak yayına başlayan TeleON dan sonra iş çığrından çıktı. Turksat, Eurosat, Hotbird derken binlerce kanal var ama toplasanız bir tane etmez şimdi.

Bizim televizyon kahramanlarımız da vardı. Mesela kimsenin hatırlamadığı, elindeki minik çantadan bisikletler, arabalar, hatta helikopter çıkartabilen, kalemle havaya bir kapı çizip hemen açıp içinden geçebilen lacivert pantolonlu Sportmen Billy benim kahramanımdı. Cumartesi akşamları konuşan, uçan araba Karaşimşek vardı, iki elim kanda olsa izlerdim, onun yüzünden şahin ve doğanların önünde vuvv vuvv diye sağa sola giden ledler moda olmuştu. Pazar sabahları erkenden başlayan Pazar Konseri ve hemen ardından başlayan İşitme Engelliler İçin Haber Bülteni bitsin de Red Kit başlasın diye saatlerce televizyon başında beklerdik, peşinden Nils ve Uçan Kaz başlardı.  “Gölgelerin gücü adınaaa” diye birşey vardı o zamanlar, He-Man efsanemizdi, hepimiz “beeeen he-maaan, güç bende artık” diye sağa sola koşturur, şerefsiz İskeletor ve adamlarını arardık etrafta. “Yakari” ve “Musti” yi seyrederek halimize şükrederken, kim Voltran’ın kafası, kim gövdesi olacak diyerek öğrendik arkadaşlığı, paylaşımcılığı. Bizim için hala Savaş Ay’ı değil, uçağa ancak uyutularak bindirilen Mr.T ve arkadaşlarının kurtarma harekatlarını hatırlatan “A Takımı”nı, “Senin görevin Jim, tabii eğer kabul edersen” diye başlayan ve kendi kendini yok eden kasetçaları olan “Görevimiz Tehlike” yi kesinlikle kaçırmazdık. Pazar günleri rahmetli Cenk Koray’ın “Kutu Kutu”su, Erkan Yolaç’ın “Evet-Hayır” ı en büyük zevkimizdi. “Bay Yanlış ile Doğru Ahmet” bize trafik kurallarını anlatır, “Zeki-Metin” bize önce alışveriş sonra fiş diye hatırlatırdı.

Televizyonun üzerinde ekranı görmeyelim diye koyulmuş bir dantel olurdu, altında ise bir yükseltici vardı anten yetmezdi çünkü. Hemen yanında ise kasetçalarımız vardı hem de çift kasetli LOEWE marka.  Yani iki tane kaseti aynı anda koyabilir, birinden çalarken diğerine kaydedebilirdik. Altında bir türlü telaffuz edemediğimiz Stop, Record, Forward, Play, Pause kelimeleri vardı. Record kırmızı renkliydi ve zor basılıyordu ki yanlışlıkla basmayalım diye. Kayıt yapmak için Record ile Play e aynı anda sertçe basmak lazımdı. Bazen kaset sarardı, o zaman kasetin ortasına kalem sokup eski haline getirene kadar döndürürdük yavaş yavaş. O zamanlar Belkıs Akkale, İzzet Altınmeşe, Selahattin Alpay kasetleri vardı evde, hep onları dinlerdik, daha sonra kendi paramla Küçük Emrah’ın “Boynu Bükükler” kasedini almıştım, nasıl bir kafaysa artık..

Sanıyorum 1987 yılıydı, okulların yanlarına hep atari salonları açılmaya başlanmıştı. İçeride oyun makinaları vardı, jeton alır oyun oynardın ama aileler çocuklarının güvenliği için bu salonlara göndermezlerdi. O zamanlar sigara yasağı yok, 10 yaşındaki çocuklar sigara dumanı altında serserilerle dolu bir ortamda oyun oynamaya çalışırdı. İşte o yıllarda evimizin ilk bilgisayarı Commodore 64 alınmıştı, ne büyük mutluluktu o, artık bizim de bir bilgisayarımız vardı. Bir ekran, bir klavye, bir joystick ve bir kasetçaları vardı, evet kasetliydi Commodore 64. O zamanlar bırakın DVD, CD yi, daha henüz disketler bile yoktu, oyunlar kasetten yüklenirdi. Kasetlerin kabında içindeki her oyunun başladığı sayaç numarası yazardı. Kaseti takıp oyunun sayaç numarasına getirip ekrana “load” yazıp enter a basınca “press play on tape” yazardı kocaman. Sonra basardık play tuşuna. Bir anda ekranda milyonlarca rengarenk ince çizgiler yukarı aşağı gider gelirdi, iyiydi bu, yüklüyordu. Dakikalar sürerdi ama oyunun yüklenmesi. Bazen bir anda ekran dururdu, Syntax Error yazardı, bir yerde hata vardı ama nerede? Tekrar yüklemeye çalışırdık, yine olmazsa kafa ayarı yapılırdı. Evet, kafa ayarı diye birşey vardı. Teyp kasedi tam olarak okuyamıyordu. Hemen kafa ayarı kasedi takılır, ekranın ortasında yukarıdan aşağıya inen inceli kalınlı bozuk bir çizgi çıkardı. Kasetçaların önünde ince yıldız tornavidanın girebileceği bir vida vardı, o vidayı çevirdikçe ekrandaki o bozuk çizgi bir anda ince düz bir çizgi haline gelirdi, sorun çözülmüştü artık. En çok River Raid ve Boulderdash oynardım hem de saatlerce ve joystick parçalanıncaya kadar.

İnsanlar arasındaki iletişim de farklıydı çocukluğumda. Bırakın cep telefonunu, ender kişilerde ev telefonu vardı ve onlar bile doğru düzgün çalışmazdı. Ankara’daki dayımla görüşebilmek için önce çevirmeli telefondan santrali düşürmeye çalışır, sonra “Ankara 3642’yi bağlar mısınız” diye yalvarır ve kapatıp beklemeye başlardık, yarım saat sonra telefon çalardı, hatlar boşalmış sıra bize gelmişti, telefonun diğer ucunda dayım vardı artık, ne mutluluktu o.

İlkokulda bize mektup yazmayı öğretirlerdi, eller kalem tutardı yani, mektuba nasıl başlanılır, nasıl bitirilir, zarfın neresine alıcı, neresine gönderici yazılır, pul nereye yapıştırılır çok önemliydi. Şimdiki gibi “slm nbr” yazıp tuşa basamazdık işte. İlkokul önlükleri siyah, yakalar beyazdı. Ben kırmızı başarı kurdelesi, başkanlık kolluğu, “Gezi ve İnceleme Kolu” rozeti, İlk Yardım Kolu bandı ile general gibi dolanırdım ortalıkta. Beslenme çantalarımız, yerli malı haftalarımız vardı ama ben hep o rengarenk kokulu silgileri yemek isterdim. O zamanlar okullarda kuru üzüm, kayısı, fındık, süt vs dağıtılırdı. Okulların önü midyeciler, muhallebiciler, kağıt helvacılar, pamuk şekerciler, macuncular ile doluydu ama sakın almayın diye tembihlemişti annem. Beden eğitimi derslerinde “yağ satarım bal satarım”, “mendil kapmaca” gibi oyunlar oynanırdı. Evet o zamanlar kumaş mendiller vardı, çoğunu bayramda el öpünce verirlerdi, arasına harçlık koyarak tabii, o zaman öyle elden para verilmezdi, ayıptı.

İşte o oyun oynadığım tozlu sokakları, o günlerdeki saygı, sevgi ve dostlukları, misafirlikleri, komşulukları, aile bağlarını yeniden yaşamak istiyorum. Yine özgürce uçurtma uçurmak istiyorum, oyunlar oynamak, yenilince mızıkçılık yapmak istiyorum. Düşüp canım acıdığında minik bir şekerle avunayım, annem öpünce acım geçsin istiyorum, kalbim değil sadece dizlerim yaralansın istiyorum. Kötü insanlardan değil sadece anne ve babamdan korkmak istiyorum, kötü anlarda Calimero gibi “Ama haksızlık bu öyle değil mi” diyince her şey düzelsin istiyorum. Parayla ve zamanla işim olmasın, sadece misketlerimi ve gazoz kapaklarımı sayayım istiyorum. Yeri geldiğinde kahkahalar ata ata, çenem ağrıyıncaya kadar gülebilmek, yeri geldiğinde ise utanmadan sıkılmadan hıçkırıklara boğularak ağlayabilmek istiyorum. Tek hedefim o incir ağacının tepesindeki ballı incir olsun istiyorum. İnsanlara karşı duyduğum o karşılıksız sevgi ve tertemiz güveni geri istiyorum. Büyüklük sizde kalsın, ben çocukluğumu geri istiyorum…

Yorum Bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir