Güneşli bir Pazar günü alışveriş merkezlerinden birinde arkadaşımı beklerken Remzi Kitabevi’ne giriyorum ve Ömer Hayyam’ın hayatını ve felsefesini anlatan bir kitabı okumaya başlıyorum.

Daha çok mantık, felsefe, matematik ve astronomi konularında çalışmış olsa da, en önemli ve bilinen şiirlerini hayat, aşk, şarap, kadın ve yaşama sevinci üzerine yazan Hayyam’ın, asıl gerçek olanın yaşanan hayat olduğunu, dünyanın ötesinde ikinci bir dünya olmadığını, insanın en şaşmaz ölçüsünün aklı olduğunu ve gerçeğe ancak akıl yolu ile varılabileceğini, asıl olanın içinde bulunduğumuz hayatın tadını çıkartmak olduğunu anlatan şiirlerini okurken bir dörtlüğe takılıyor gözüm :

Beni özene bezene yaratan kim? Sen!

Ne yapacağımı da yazmışsın önceden,

Demek günah işleten de sensin bana,

Öyleyse nedir o cennet cehennem?

Bir anda aklıma yine o cevaplarını bir türlü bulamadığım sorular geliyor. Din nedir? Neden vardır? İnsanlar neden inanma ihtiyacı duyar? Neden birçok farklı din vardır? Cennet, cehennem, sevap, günah, kıyamet derken dalıyorum yine düşüncelere…

Milyarlarca yıl yaşı olduğu tahmin edilen dünya; binlerce yıldır varolduğu söylenen insanoğlu ve iki elin parmağını geçmeyecek kadar farklı, ama hepsi de aynı yolu göstermeye çalışan dinler, bunlara bağlı mezhepler, peygamberler ve tüm bu farklılıktan dolayı çıkan kavgalar, ölümler, bir hiç uğruna yaratılan terör ve kaos ortamı…

Tam aydınlanacağım…

Tam aydınlanacağım…

Dinin varlığı ve gerekliliğine geri dönecek olursak… Herhangi bir etnik gruptan, ülkeden, bölgeden, hatta herhangi bir peygamberden bağımsız olarak; insanlara bir hayat tarzı sunan veya belirli bir dünya görüşü öğreten, asıl amacı insanoğlunun bir düzen içerisinde, güzel ahlaklı, iyiliksever ve namuslu bir şekilde yaşamasını sağlamak olan ve bulunduğu çağın gereklerine uygun olarak yazılmış veya verilmiş bir kurallar bütünü, bir inanma şekli değil midir din? Bütün dinler doğruyu, iyiyi, güzel ahlakı, insan sevgisini öğretmez mi? İster müslüman, ister hristiyan, budist, hindu veya yahudi olsun, eğer kişi bir dine inanıyorsa, o dinin yazılı kuralları, inanan kişinin tüm soru ve sorunlarına cevap niteliği taşıyordur. Dolayısı insanoğlu her zaman bir arayışta ve zor zamanlarında sığınacağı, sorularına cevaplar bulabileceği, orada kendini huzurlu ve mutlu hissedeceği bir liman arıyor. “Feminizm kocayı buluncaya, komunizm parayı buluncaya, ateizm ise uçak sallanıncaya kadardır” sözünü doğrularcasına, başı sıkışan insan hemen tanrıya sığınıyor. Bu inanç ve duygu sistemini bozduğumuz anda ise problemli ve huzursuz bir toplum oluşuyor. İşte böyle bir toplumu en güzel şekilde sömürmenin yolu da, dini alet etmek gibi geliyor ki burada cehalet, eğitim, öğretim gibi kavramlar devreye giriyor. Bir çok insan doğduğu ve yaşadığı toplumun etkisinde kalıyor, aynı sürü psikolojisinde bahsedildiği gibi, doğduğu anda mevcut olan doğruları irdelemeden, sorgulamadan kaçınılmaz doğrular olarak kabul ediyor ve savunmaya başlıyor.

İnsanoğlu, doğduğu andan itibaren bir çaba içerisine girer ve yaradılışı gereği daha fazla öğrenmenin, daha fazlasına sahip olmanın ve daha üstün insan olmanın peşine düşer ki bu yolda insanoğlunun en büyük silahı düşünme yeteneği ve edindiği “bilgi” dir. Ailemizde, okulumuzda, ilişkilerimizde yaşadığımız olaylardan, çevremizde yaptığımız gözlemlerden, okuduğumuz kitaplardan ve hayat üzerinde yaptığımız incelemelerden elde ettiğimiz sonuçlar ve hükümler bizi karar verme aşamasına götürür ve bir sonuca varırız. İşte bu kargaşa ve uğraş içerisinde cahilliğine, açlığına veya egosuna yenik düşen insanoğlu bir anda yanlış kararlar vererek istenmeyen sonuçlara varabilir. Ancak, “bilgi” evrenseldir ve herkes bilgi edinmek uğrunda eşit fırsatlara sahip olmalıdır. Araştırmak, öğrenmek istiyorum diyen kişi istediği bilgiyi araştırıp öğrenerek,  yaşamak istediği ülkeyi, konuşmak istediği dili, okumak istediği okulu, evlenmek istediği eşi seçmekte özgür olduğu gibi, mensubu olmak istediği dini ve ibadet şeklini de seçmekte özgür olmalıdır. Burada önemli olan inananın da inanmayanın da mutlu bir şekilde, çevresine zarar vermeden birlik içinde yaşayabileceği bir toplumun oluşturulabilmesidir.

Bir yerde Nietzsche’nin “Tanrı öldü, onu biz öldürdük” cümlesinin aslında felsefi olarak asla tanrının mutlak varlığını reddediş değil, tam tersine onu kalıplaştırıp, ibadet şekline sokup topluma yayış biçimimiz ve bunun sonucunda oluşan, hiçbir hukuka sığmayan kötülükler, savaşlar ve acıların asla tanrıya mal edilemeyeceğini, aksine, bunların insanın içindeki gerçek tanrıyı öldürdüğü anlamına geldiğini okumuştum ve hayran kalmıştım. Şu bir gerçek ki, cahil insan neyi görmek isterse onu görüyor ve onun gerçekliğine inanıyor. Günümüzde öğretim artık çok kolay erişilebilir birşey, burada önemli olan bu insanlara zamanında ve doğru eğitimin verilmesi. Doğduğumuzdan itibaren yaşantımızın her anını işgal eden dinin ne olduğunun, ne olmadığının, neyi öğretmeye çalıştığının, aklımıza takılan anlamsız sorulara nasıl cevaplar bulabildiğinin, insanları nasıl iyiye ve doğruya yönlendirdiğinin; önyargılı olmadan, körü körüne inanmadan, sevap-günah-cennet-cehennem gibi kavramlarla tehdit etmeden insanlara öğretilmesi ve kişinin bu bilgilere sahip olabilmek için zaman ayırması, düşünmesi, araştırması ve kendi beyninde tanımlamasına izin verilmesi gerekmektedir. Tüm bunlardan sonra her insanın seçme özgürlüğü olduğu gibi, herkesin dini inancı kendinedir ve kendsi ile tanrı arasındadır.

Aydınlanma yolunda, varsa eğer öyle biri, bir taraftan aklını ve mantığını rehber olarak kullanıp iyilik, doğruluk ve güzel ahlak öğretisini uygulayabilen, diğer taraftan da Hayyam’ın diğer dörtlüklerinde bahsettiği gibi şu üç günlük dünyanın mucizevi nimetlerinden faydalanabilmeyi becerebilenlere selam olsun…

Yorum Bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir